Otuz yıldır roman okuyorum. Bu otuz yıl içinde okuduğum romanların bana kazandırdığı en güzel şey, ötekiyle kurduğum empati duygusu oldu. Günümüzün gereğinden fazla politik hayatında en çok eksik olan taraf sanıyorum bu öteki ile kurulan ilişki olmalı. Bir nevi önyargı. Bu romanları okumasaydım yine de bu empatiyi kurabilir miydim; bilmiyorum, fakat zaman zaman bu empati duygum bende inanılmaz derecede hassasiyet oluşturduğunu hissediyorum. Ve empati insanı üzebiliyor. Çünkü başkalarının acıları ile bir yoldaşlık, soydaşlık, artık adına ne koyarsak koyalım, insanı diplere sürükleyen bir durum. Elbette, bu durum coğrafya ile alakalı. Türkiye, empati kurduğum ötekiler ülkesi.
Öte taraftan da kendime yeni bir dünya kurmak için de okuyorum romanları
ben.
Gérard de Nerval’in “Rüyalar ikinci hayatlardır,” söylemi bende en çok
romanlarda yerini buluyor. Orhan Pamuk da söze şöyle başlamaz mıydı:
“Romanlar ikinci hayatlardır,” diye.
Bu ikinci hayatlar insanda bir kaçış duygusuna yol açabiliyor. Bu, iyi!
Bu kaçış, gerçek dünyadan daha gerçek bir dünyada yaşamak isteme isteği
olabilir mi?
Orhan Pamuk şöyle söylüyor:
“Roman okurken de, tıpkı rüya görürken olduğu gibi, karşılaştığımız şeylerin
harikuladeliği bazen bizi öylesine çarpar ki nerede olduğumuzu unutur, tanık
olduğumuz hayali olayların içinde, kişilerin arasında sanırız kendimizi. Öyle
zamanlarda, romanlarda karşılaştığımız ve keyfini çıkardığımız hayali dünyanın
gerçek dünyadan daha gerçek olduğunu hissederiz.”
Orhan Pamuk’un bu ‘ikinci hayat’ dediği romanlarda başka bir dünya
yaratmaktan okur olarak şikâyetçi olmayız hiç. İkinci hayat bize gerçeklikten
daha gerçek gelmesi bir yanılsamadır kuşkusuz, gelgelelim bu yanılsamanın
bilincinde değildir okur. Eskiler ‘sürüklenme’ derlerdi. Romanlar sizi bu yeni
kurulan dünyaya sürükler. Rüyaları da gerçek sanarak görmez miyiz zaten?
Gelgelelim daha derinlerde aklımızın bir yanı romanlarda kurulan dünyanın
gerçek olmadığını bilir. Pamuk gibi söylersem, bu çelişen şeylere aynı anda
içtenlikle inanabilme yeteneği insanda mevcuttur.
Tam da burada şunu belirtmek isterim: Orhan Pamuk’un tanımladığı gibi, ben
de, pek çok roman okuma tarzını romanlar okuya okuya tecrübe etmişimdir.
Konumuz Saf ve Düşünceli Romancı olduğu için, Pamuk’un roman okuma
tecrübelerinden hareketle, burada bir alıntı yapmak yerinde olacaktır:
“Bazan mantığımızla, bazan gözlerimizle, bazan hayat görüşümüzle, bazan
aklımızın küçük bir kısmıyla, bazan kendi istediğimiz gibi, bazan kitabın
istediği gibi, bazan da bütün gücümüzle okuruz.”
Yine Pamukvari söylersem, ben de romanları kendimden geçerek okumaktayım.
Peki roman okurken zihnimizden neler geçer?
Saf ve Düşünceli Romancı’da beynimizin birçok işi bir arada yapma
alışkanlığı hemen ilgimi çekti. Roman okurken daha önce ayırdına varmadığım (belki
de işin doğası gereği) birçok şeyin farkına vardım. Mesela roman okurken, bir
yandan da çayın demini almasını bekler beyin.
“Tıpkı araba kullanır gibi,” der Pamuk:
“Düğmelere, pedallara bastığının, vites değiştirdiğinin, direksiyonu sağa
sola pek çok kuralı koymak üzerine çevirdiğinin, yol işaretlerini okuyup
anlamlandırdığının ve trafiği denetlediğinin farkında olmayan bir sürücü
gibiyizdir roman okurken.”
Bu iş otomatiğe bağlanmıştır ve böylece roman okuma eylemi sırasında
çoğunlukla ayırdına varmayız.
Roman okurken manzarayı seyreder (Pamuk’un değimiyle), hikâyeyi takip
ederiz.
Kitapta Pamuk, filozof Ortega y Gasset’in bir sözünden bahseder:
“Macera romanlarını, şövalye romanlarını, ucuz romanları (bu listeye
dedektif romanlarını, pembe aşk romanlarını, casus romanlarını vs.
ekleyebiliriz) bundan sonra ne olacak diye okuruz. Modern romanı ise atmosferi
için okuruz.”
Gasset’e göre sürükleyici aşk ve macera romanlarından daha değerli olan
roman, içinde çok az hikâye olan atmosfer romanıdır. Fakat okuru ister hikâyesi
ve hareketi çok olsun, ister manzara resmi gibi hikâyesi az olsun; bir roman
hep aynı merak duygusuyla okunmaz mı? Bir nevi hikâyeyi takip etme alışkanlığı
yok mudur? Kelimeler resimlere çevrilerek okunur ve bu böyle sürüp gider.
Pamuk’un değimiyle:
“Hikâye, pek çok eşyanın, sesin, konuşmanın, hayalin, hatıranın, bilginin,
düşüncenin, olayın, sahnenin tasvirinin içinden yavaş yavaş karşımıza çıkar.”
Bu yüzden romanlar kanımca dikkatlice okunmalıdırlar. Kelimeleri kafamızda
resimlere çevirmek önemli bir ayrıntıdır.
Bir başka konu, “Acaba yazar romandaki olayları yaşamış mıdır?” sorusu.
Roman okurları bir yandan metni takip ederken, bir yandan da yazar hakkında
böylesi sorulara takılırlar. Acaba yazar anlattığı şeyi ne kadar doğru
anlatmıştır? Kurgu kısımlar ya da gerçek kısımlar nelerdir? Hiç kuşkusuz
bunları ayırmak, etle tırnağı birbirinden ayırmak kadar zordur. Fakat gene de
sormadan edemez okur.
Masumiyet Müzesi için ben de saf tarafımla sorarım: “Orhan Bey, Siz bunları
gerçekten yaşadınız mı?” diye. Romanları sevmek biraz da yazarın özel hayatını
merak etmekle eşdeğerdir. Pamuk ise şöyle cevaplıyor bu soruyu:
1. “Hayır,
ben kahramanım Kemal değilim.”
2. “Ama
romanımı okuyanları Kemal olmadığıma asla inandıramam.”
Yazarın iki maddede verdiği cevap bana, Ahmet Mithat Efendi’nin bir romanını
tefrika ettiği arkası yarın hikâyesini anımsattı. Mithat Efendi, o gün yayımladığı
tefrikada kahramanını öldürür. Sonuç: Ertesi gün gazeteyi basarlar. Öylesine
inanarak okumuşlardır ki tefrikayı, gazetede bir tatsızlık çıkar. Ertesi gün Mithat
Efendi öldürdüğü kahramanını (okuru da bilgilendirerek) bir yanlışlık olmuş,
diyerek tekrar hayata, o romanlardaki yalan dünyaya getiriverir. Romancı da ne
söylerse söylesin, (belki de Kemal yazarın bir karışımıdır) okurun buna
inanması büyüyü bozabilir. Roman kurmak, biraz da, büyülü bir atmosfer yaratmak
değil midir zaten? O büyülü dünyada okurun saf tarafı ağır bastığında bu soru
da kaçınılmaz olmalı.
Peki, romanları hep saf halimizle mi okuruz? Elbette hayır!
Romanları gerçeklik duygumuzla, analitik düşünce ile, ya da mantığımızla da
okuruz.
Evet, Masumiyet Müzesi’nde Orhan Pamuk’tan izler vardır. Biliriz bilmesine
de aklımızın bir tarafıyla da, bu bir kurgu diyebiliriz. Galiba, bu kurgudur,
diyebilmek okurluğumuzun düşünceli tarafını harekete geçirmektir.
Bu sebeple, otuz yıllık roman okurluğumda, Orhan Pamuk’un Saf ve Düşünceli
Romancı adlı kuram kitabı bende önemli yer tutar. Bu kitap, bundan önce hep
yapageldiğiniz fakat birçok şeyi soramadığınız birtakım sorular sordurtuyor
roman okurlarına. Bunu önemli buluyorum.
Saf ve Düşünceli Romancı, (roman okuma ya da roman yazma deneyimi diyelim)
Orhan Pamuk’un deneyimleri üzerinden anlatılan bir kitaptır. Bu yüzden de bir
romancının deneyimleri üzerinden yazılan bir kitabı okumak size yeni kanallar
açabilir. Bu biraz da yaptığımız bir işin, bir eylemin bir başka yazarda
biçimlenmiş ve bize sunulan hazır bir tecrübesi diyebiliriz. Roman okumak kadar
kuram okumayı da iş edinmiş bir okur olarak, Orhan Pamuk’un roman dünyasıyla (s)empati
kurmak ve onun geçtiği evreleri izlemek oldukça verimli bir tecrübe elbette.
Pamuk da şöyle yazmış sonsözünde:
“Romanlar hayatı, insanları tanıdığımız için değil, başka romanları, roman
kuramını tanıdığımız ve bu kitaplarla bu kitaplar gibi konuşmak istediğimiz
için yazılır.”
İşte ben de Orhan Pamuk’un Saf ve Düşünceli Romancı’sını bu hislerle okudum.
Bu hislerle yazmak istedim. Bu (s)empatiyi kurabildim. Siz de kurun isterim.
Not: Bu yazım Edebiyat Burada kanalında yayımlanmıştır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder