27 Nisan 2020 Pazartesi

Okumak ve Yazmak Üzerine Çiziktirmeler

 “Ama okudum” diyor Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz adlı kitabının ilk denemesi olan Ne Kitaplı Ne Kitapsız’da: ”Yaşamım boyunca, durmamacasına; okumaksızın yaşayamayacağımı duya duya.” Sonra okumakla geçen onca zaman içinde soruyor: ”Hangi yazar -okumayı yaşamının bir parçası saymışsa-kitap üzerine, kitaplarla ilişkileri üzerine bir şeyler yazmamış?
Öyleyse okumak, zaman içinde yazmayı da beraberinde getiriyor bazı okurlar için. Çok farklı etki alanları bu eyleme yöneltmiş de olabilir kişiyi. Yaşamın acımasızlığı, Monteigne’den günümüze, birçok nitelikli yazarı, okuma odasına yöneltiyor.
Peki yazmak?
Selim İleri’nin Yağmur Akşamları adlı hikâyesinde Lâle Dilek karakteri şöyle cevap veriyor, yazmakla ilgili bir soruya: ”Yazmak zorundayım, yazmam gerek. Dergilerde yayımlansın, kitap olarak basılsın diye değil. Okurlar için değil. Okuyanlar beğensinler diye değil. Yaşam bana saçma geliyor. Başkalarının, herkesin yaşamında anlamsızlıktan başka bir şey göremiyorum. Bu saçmalıktan, bu anlamsızlıktan kurtulmam için yazmam gerek.”
Yazmak da yazarların tutunduğu bir sığınak âdeta.
Orhan Pamuk da Nobel konuşmasında ilgi çekici bir söylem içinde: “İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kâğıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum.”
Okuya-yazmak, geçilmesi güç bir engeldir. Fakat yazmakla da, okumakla da bitmiyor. Bilge Karasu, “Her yazı ulaşılması çok güç bir karşı yaka gibi görünür bana” derken, okumak için de bir ipucu gönderiyor okuruna. Okumak da olsa olsa bir yazının bittiği yerde başlamıyor mu?
Metni anlamlandırma çabası, derinlemesine bir imgelem gücü, paralel, çoğul, dikey ya da yatay okuma. Her halükarda kocaman bir hiç. Evrendeki bilgimiz bir ‘hiç’ kadar az. Sınırlı varlıklarız biz insanlar. Okumak ve yazmak evreni anlamamız için bazı eylemlerimizden yalnızca ikisi.
Bir de, Alberto Manguel’in “okumak sohbet etmektir” diyerek, Türklerde kullanılan “muhabbet” sözcüğünü irdelemesi vardı Okuma Günlüğü adlı kitabında. Muhabbet etmek bazı kapıları aralayabiliyor bize. Bir soru: Yazmak ve okumak eyleminin, muhabbet etmekten ne farkı olabilir? Kimi mektup yazarak, kimi denemeler yazarak, kimi hikâye yazarak, kimi şiir ve romanlar yazarak vesaire.

Enis Batur Ölesiye Sanat (yeni faltaşları) adlı kitabının “audiographie” adlı denemesinde, deneme başlığından da anlaşılacağı üzre, yeni bir sözcüğe rastladığını söylüyor. Bir açıklama: “Audiographie”, konuşmayla yazı’yı buluşturan bileşik kelime, söz yoluyla ifade edilmiş olanın yazıya aktarılmasını karşılamak amacıyla t/üretilmiş.”

Okumak ve yazmak!
Okurlarda da, yazarlarda da bir konuşma hâlinden söz etmek mümkün öyleyse. Her okur okuduğu metinle bir konuşma hâli yaşıyor, her yazar da yazma eylemi sırasında muhabbet ediyor, hesaplaşmaya çalıştığı kendi metniyle.  Buradan da Bilge Karasu’nun Ne Kitaplı Ne Kitapsız adlı denemesinde bahsini geçtiği, “okuma”nın bir süre sonra “yazma” eylemiyle tamamlandığını kafamızda oturtabiliyoruz. Kim bilir, belki de, sürekli muhabbet ediyor, konuşuyor/tartışıyoruz. Hiç şüphesiz, zamanla bir uslûp durumuna geçiyoruz, okuyarak-yazarak. Adalet Hanım (Ağaoğlu) gibi, “iyi bir okur olmayı öğrenmek için yazıyor”, Salâh Bey (Birsel) gibi “yazarak ölüyoruz”.
Okumak ve yazmak nedir başka?
Not: Bu yazım Edebiyat Burada adlı kültür-sanat ve edebiyat sitesinde yayımlanmıştır.

15 Nisan 2020 Çarşamba

Semerkant'a Geri Dönmek

Yaşamım boyunca üzerimde iz bırakan romanlardan biri de -Ömer Hayyam ekseninde- “Semerkant !” On sekiz yaşımda, Esin Talû Çelikkan çevirisinden okumuşum. Farklı çevirileri de mevcut… Kitap hayli yıpranmış kitaplığımda. Ömer Hayyam’ın rubâîlerini de, yine o yıllar, Sabahattin Eyüboğlu tercümesinden okumuştum. Sonraları Yahya Kemal’den de okudum. Abdülbaki Gölpınarlı’nın çevirilerini de bir vakit, yazar arkadaşım Orçun Üçer tavsiye etmişti.

Romana bakarsak: İnsan o yaşlarda bazı ayrıntılara dikkat edemiyor. Romanın havasına kapılıp gidiyor. Özellikle yazarın, romanın merkezine aldığı Ömer Hayyam, beni bugün de etkiledi; ama bazı bilgi yetersizliklerim hâlâ devam ediyor açıkçası. Sanıyorum, ilerde tekrar geri döneceğim romanlardan biri Semerkant. Bu yüzden tarihî bir değerlendirme yapmak gibi bir durumum yok. Umarım daha sonra tekrar dönebilirim bu iyi romana.

Roman, üç arkadaştan söz açar… Önemli tarihî kişiliklerden olan, binli yılların başlarında, çağı etkilemiş üç İranlı!

Sayfa altmış altıdan not almışım: “ Dünyayı gözlemlemiş olan Ömer Hayyam, dünyaya hükmetmiş olan Nizamülmülk ve dünyayı titretmiş olan Hasan Sabbah.”

Roman dört bölüme ayrılmış: “Şairler ve Sevgililer”, “Haşhaşiler Cenneti”, “Bininci Yılın Sonu”, “Denizde Bir Şair”.

Bölümleri hatırlatma gereği duydum, çünkü ilk iki bölümde Ömer Hayyam-Nizamülmülk-Hasan Sabbah konu edinmiş. Tâbir yerindeyse, bir üçleme ele alınmış. Bu yüzden “Bininci Yılın Sonu” ve “Denizde Bir Şair” adlı diğer iki bölümde roman tekrardan başlıyor sanki. Bu okuru yanıltabilir. Ben en azından bunu böyle tecrübe etmiş oldum.

Sayfa yüz otuz üçe kadarki bölümde, daha çok bu üç tarihî figürün hayatı, birbiriyle ilişkileri ve tarihe nasıl şekil verdikleri, heyecanlı, gizemli ve cesur bir anlatımla irdeleniyor.

Bilindiği üzere Nizamülmülk, Büyük Selçuklu Devleti'nin veziri. Roman bu tarihî şahsiyetin, Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah’la olan ilişkilerine değinmiş.

(Şunu da hatırlatalım: Nizamülmülk, meşhûr “Siyasetnâme” adlı kitabının yazarı.)

Romanda diğer meşhurumuz Hasan Sabbah ise, tarihin eski ezoterik ve Bâtınî örgütü Haşhaşiler’in kurucusu.

Ve Ömer Hayyam !

Romanın kurgusu itibariyle “Benjamin”, ana karakterimiz. Anlatıcımız desek daha doğru bir kelime seçimi yapmış oluruz. Ömer Hayyam’ı, hayatını, rubâîyatını ve “Semerkant Elyazması” adlı kitabın kayboluş hikâyesini canlı tutmuş Amin Maalouf. Özellikle romanda geçen Ömer (Hayyam) ile Cihan arasındaki aşk, Benjamin’in Şirin’e olan aşkına yansımış. Böyle kurgulamış yazar. Bu bölüm çok etkileyici. Ayrıntıları görmek açısından.

Romanın bence en etkileyici konusu Semerkant Elyazması’nın kayboluş, bulunuş ve tekrardan kayboluş hikâyesi. İşte burada romanın asıl mevzûna girmiş bulunuyoruz.

Kitabın girişinde Benjamin adlı karakterimiz, bize anlatacağı hikâye hakkında bazı ön-bilgiler veriyor: “Antantik’in dibinde bir kitap var.”

Bu bölümden alıntı yapmanın, romanın gizemini bozacağını düşünmüyorum. Zaten hemen romanın girişinde ifade ediliyor bu konu:”14 Nisan 1912’yi 15 Nisan 1912’ye bağlayan gece, Titanic gemisi, Newfoundland açıklarında battığında, en ünlü kurbanlarından biri de, İranlı bilge ozan, gökbilimci Ömer Hayyam’ın Rubaiyat’ının elyazması tek örneği idi.”

Benjamin burada kendini de tanıtıyor. Öncelikle Benjamin’in hikâyesine kulak kesilmek gerekiyor.

Benjamin’in hikâyesi bir anlamda Ömer Hayyam ile örtüşüyor: “Ben, yani Benjamin O. Lesage. Onu Titanic gemisine bindiren ben değil miyim? Bin yıllık güzergâhını değiştiren, çağımın küstahlığı değilse, nedir ?” Burada Ömer Hayyam’ın Rubâîyat’ının elyazması tek örneğinden bahsediliyor. Akıbeti hakkında daha fazla ileri gitmeyelim, okurun heyecanını bölmek istemem.

Ve işte etkileyici bir Edgar Allan Poe (1809-1849) dizeleriyle romana giriş yapıyoruz: “Ve şimdi, bakışlarını Semerkant üzerine gezdir! O, yeryüzünün kraliçesi değil mi? Tüm kentlerin kaderini ellerinde tutmuyor mu ?”

Semerkant deyince de akıllara sıra dışı bir ozan geliyor elbette. Hayyam’ın şu cesur dörtlüğünü on sekiz yaşında okumuş, ona benzer bir dörtlük yazmaya çalışmıştım. Bu dörtlükle romana irkiltici, ama yıkıcı bir etkiyle giriyorsunuz:

                                  Kim Senin Yasanı çiğnemedi ki söyle?
                                  Günahsız bir ömrün tadı ne ki, söyle?
                                  Yaptığım kötülüğü, kötülükle ödetirsen Sen,
                                  Sen ile ben arasında ne fark kalır ki, söyle?

Henüz genç bir delikanlı, yirmi dört yaşlarında, çiçeği burnunda Ömer karakterimiz bir münakaşa sırasında şu sözlere maruz kalıyor: “Bu adam bir sarhoş, bir zındık, bir feylezof! Anlatıcı hemen açıklama gereği duymuş burada.

Şu son söz “feylozof” hakkında: “Onlar için “feylezof” sözcüğü, Yunanın din dışı bilimlerine, genelde din ya da edebiyat dışı her şeye ilgi gösteren adam anlamına geliyordu. Ömer Hayyam, genç yaşına karşın, tanınmış bir feylezoftu.”

Manzara bu !

Girişteki bu yorumlardan anlaşılacağı gibi, romanın genel havası hakkında hemen ilk başta bir tahmîn yürütmek mümkün oluyor kanısındayım.

Kısa kısa romanda Türk okurunu, özellikle bize ait bazı değerler açısından çarpan bölümler ilginç.
Selçuklu, Nizamülmülk, Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah’a değinmiştim. Romanda Türkiye, İstanbul sahneleri, bize ait bazı duygular uyandırıyor. Bu bölümleri “algıda seçici” bir hava içinde okudum diyebilirim. Sonra Ömer Hayyam’ın ömrünün son günlerine yakın Allah ile olan ilişkisine değinildiği sahne de beni oldukça etkiledi:”Çetrefilli sözlerle sultanlara ve kadılara hitap edilir, Yaradan’a değil. Tanrı uludur, bizim eğilip bükülmemize, yaltaklanmamıza ihtiyacı yoktur. Beni düşünür yaratmıştır, ben de düşünüyorum ve düşüncelerimin ürününü gizlemeden O’na açıklıyorum.”

Hayyam, dörtlükleri için de şu yoruma varır romanda: “Allah’ın var olduğuna inanmasaydım, O’na hitap etmezdim.”

Ve bitirirken -bize yakın gelecek- bir Nasrettin Hoca fıkrasını da eklemiş Amin Maalouf.

Ama Titanic sahneleri oldukça örtük, kopuk ve aceleye gelmiş.

Vurucu bir sahne daha: Alamut yağmalanmadan önce Cengiz Han’ın torunu Hulagu Han, subaylarıyla çevreyi gezmektedir. Askerlerine her şeyi yıkmalarını, taş üstünde taş bırakmamalarını emreder. Öyle de olur. Ama yağmadan az önce kentin kütüphanesine, Cüveyni adlı, oyuz yaşlarındaki bir tarihçinin girmesine izin verir. Cüveyni’nin yanında bir el arabası ve kapının dışında bir Moğol subayı beklemektedir.

(Cüveyni, Hulagu’nun emriyle “Dünya Fatihi’nin Tarihi”ni yazmaktadır o sıra. Bu yapıt günümüzde 
de Moğol istilaları hakkında yazılmış en değerli kaynaktır. s.132)

Cüveyni’nin, on binlerce el yazması kitaplar arasında kurtarabileceği kitaplar; en fazla bir el arabası doluluğundadır. Bu sahnede Umberto Eco’nun “Gül’ün Adı” adlı romanından uyarlanan sinema filminin son sahnesine paralel bir fragman var. Orada da manastırdaki kitaplar ateşe veriliyordu. İşte Semerkant’ta da (Cüveyni kütüphaneden çıktıktan sonra) -Eco’da olduğu gibi- kitaplar ateşe veriliyor. Bu sahne kısa anlatılarla geçiştirilmiş.

Bu bölümü okurken aklımdan Umberto Eco’nun Gül’ün Adı adlı romanını anımsadım. Böyle bir konudaki romanı Eco yazmış olsa, ne gibi bir roman çıkardı açıkçası bu da benim merak ettiğim bir durum.

Her arka kapak yazılarını kitap üzerine yazdığım yazılarda kullanmaktan itina göstermeye çalışan bir kitap sever olarak, arka kapağa alıntılanan şu yazı, bence Semerkant’ı en iyi açıklayan yazı olmuş: “Titanic’te Rubaiyat ! Doğu’nun çiçeği Batı’nın Çiçekliğinde! Ey Hayyam! Yaşadığımız şu güzel ânı görebilseydin !”

Tabiî, bu alıntı da kitap içinden seçilmiş. Kitabı okuyunca rastlayacaksınız.
Böyle bir roman hakkında tanıtım yazısına bir son-söz yakışacak. Yine romanın içinden:

“Özgürlüğümüzün ve egemenliğimizin zorla elimizden alınması belki de Allah’ın emridir. Ama onları kendi ellerimizle teslim edecek değiliz.”(s.239)

Romana tekrar geri dönmek üzere: “Ayağa kalk, uyumak için
                                                           Önümüzde sonsuzluk var !”*


                                                                                                                                





 

Selim İleri Rapsodisi


Sevgilimden ayrılıyorum. Arkadaş kalamıyoruz. Bir daha görüşmeyeceğiz, biliyorum. Ölüm gibi bir şey oluyor.  Öyle onurlu ki. İnatçı da biraz. Birkaç kırık söz.  Kötü bir gün... Yaz geliyor. Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak’ı okuyorum. Hüzün. Sanki Matem. Her şey birbirine karışıyor. Her şey... Yıllar sonra tekrar okuyacağım. Tekrar okumalara Selim İleri’den alışıyorum.

Yıllar öncesi. Birkaç ay çalıştığım kitabevinden ayrılıyorum. Hemen o gün, Dostlukların Son Günü’nü ediniyorum. Ne yazmışım kitap arkasına: “Eylül. 2006. İşten ayrıldım. Dostlardan ayrı…” Birkaç ay evvel rafları düzeltirken göreceğim: İstanbul, Hatıralar Kolonyası ilk basımını yapmış. Bütün İstanbul romanlarda yaşıyor bu kitapta… İşten ayrıldığım gün kitabevinden çıkıp yürümeye başlıyorum. Kadıköy. İskelede bir sigara yakıyorum. Ansızın başlayan yağmur.

Aşkla arkadaşlıklar. Her Gece Bodrum’u açıp birkaç pasaj okuyorum. Bardakçı. Bana çok uzak bir kıyı kasabası. Kent insanıyım. Yapamam oralarda. Ama biliyorum, romanlar insana olmayacak hayaller kurdurtuyor.

Cem. Her Gece Bodrum’da çok acı çekiyor. Kalbi, Bir Denizin Eteklerinde’de dayanamıyor bu ağır dünya koşullarına. Nasıl işlemiş öyküde yazar bu intiharı?!  İçerde kilise korosundan bozma bir müzik. Klasik bir müzik bu! Bir kreşendo. Cem, canına kıyıyor. Yıllar sonra Mel’ûn: Bir Us Yarılması’nda söyleyecek romancı: Ölümlü varlıklar dünyaya acı çekmeye gelirler.

Ağlıyorum.

Yıllar sonra Fotoğrafı Sana Gönderiyorum yayımlanıyor. Eski Bir Roman Kahramanı adlı hikâye. Selim İleri ve Cem. Kurguyla gerçeği ayırmak etle tırnağı birbirinden ayırmak kadar güç ve acı. Hiç yeltenmiyorum. Hüzünleniyorum bu hikâyeyi okurken.

Son Yaz Akşamı. Nasıldı o pasaj: “A.S. yine beni kolumdan tutmuş ve şöyle demişti: Yaz bitiyor Kenan. Her şey bitiyor. İnsan olmamız için bir sınavdı bu yaz. Olabildik mi?” Başka söze gerek yok galiba. Ah, insan olmak.

Solgun bir sonbahar günü elime Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın geçiyor. Hangi tarih? Anımsamak güç. Bu anı-roman sarsıyor beni. Kitap beş ciltte tamamlanmış. Hemen bütün seriyi ediniyorum. Hepsi Doğan Yay. Baskıları. Günler geceleri kovalıyor. Gecem gündüzüme karışıyor. Okuyorum. Okuyorum. Okuyorum...

Bir tango: Mavi Kelebek.

Beş romanı altını çize çize okuyorum. Daha önce hiç çizmediğim kadar altlarını çiziyorum satırların. Çok sonra bu gereğinden fazla hırpalanmış kitaplara acıyacağım. Öte yandan, Kırık Deniz Kabukları düşüyor aklıma. Bu romanı çok önce okumuş, pek değerini bilmemişim. Ahmet Oktay’dan mı duymuştum kestiremiyorum: “Geçmiş, bir daha gelmeyecek zamanlar” serisine bu kitabı da dâhil ediyorum bu yazıdan cesaretle. Biraz Proust okuyorum o sıralar. Babaannemin ev yapımı vişne likörünü içiyorum okurken. Babaannem hayatta o yıllar.

Kar Yağıyor. Her yer öyle sessiz ki. Masamda Anılar: Issız ve Yağmurlu. Biraz Selçuk Baran’dır benim için; belki biraz Türkan Şoray. İlle Hülya Koçyiğit. Hemen arkasından Kar Yağıyor Hayatıma’yı okuyacağım. Bir ömür unutamayacağım. Ah, Oğuz Atay’ın mektubu. Tekrar gözyaşı döküyorum.

Yapayalnızım. Melankoli. Annemle eşzamanlı okuyoruz Yarın Yapayalnız’ı. Selim İleri’nin en sevdiğim romanlarından biri. Handan Sarp ile Elem. Aşkın en çetinine sürüklenmiş iki insan. Geçelim.

Daha Dün’ün son sahnesi: Yağmura çıkmışken, ezdiğiniz sümüklüböceklerdi yazdıklarım. 

Bütün hikâye kitaplarını art arda okuyorum.

Yazarın hikâyeciliği hakkında yazı yazma hevesi. Yazamıyorum. Olsun. Cumartesi günleri yapayalnız değilim artık. Cumartesi Yalnızlığı kitabıyla birlikte bütün hikâye külliyatı kitaplığımda. Bana güven veriyorlar. Okuyorum. Okuyorum. Sona ermiyor.

Issız akşamlarımda Selim İleri kitapları… Senelerce… İyi bir okuru muyum, bilemiyorum… Ama hak ettiğini düşünüyorum. Daha çok okunması gerekiyor.

 11.05.2019

İnternet ve Edebiyat Arkeologları



Bu yazı, o‘kutsal’ işi edinenlere bir mektup, ithaf...

İnternetsiz yaşamak ‘Şimdi Çağ’ımızda, oldukça zor. Ahengi iyi yakalamak önemli ama. İnternet, senin bedeninin parçası oluyorsa/olmaya çalışıyorsa, sorun! 

İnternetin hayatımızdaki önemini bilenlerdenim çok şükür, burun kıvıranlardan hiç olmadım. Facebook örneğin… Facebook deyip geçme(!)meli, kimi “edebiyat arkeologları” yazınımızın tanınmış-tanınmamış yazarlarını, bu gibi ortamlarda gündeme taşıyorlar. 

Hangi gündem? 

Benim gibi “meraklı okur”un gündemi elbette. Öte yandan, unutulmuş bir edebiyatçının eserlerini sosyal medyada tartışma olanağı da sağlanmış oluyor. Kim bilir, bu tartışma sonrası o yazarın kitapları da okunuyor. Bunu önemli buluyorum.

Dergiler, kitap ekleri ne güne duruyor diyebilirsiniz, lakin “sıcak bilgi” insana iyi gelmiyor da değil... “Meraklı okur” peşine düşüyor bu kitapların/yazarların, sonuç itibariyle.

Edebiyat arkeologları, “yazar/yazar adayı” ya da “okur” olabiliyorlar. Yalnızca paylaşım olsun diye kitapları olduğu gibi yapıştıranlar var. Evet, olduğu gibi; belki de hiç okumadılar o kitapları. Ne fark eder; okumak isteyenlere bir kanal açıyorlar. Az şey mi?

Açıkçası, hiç okumadığım, ismini dahi işitmediğim, yalnızca kimi yıllanmış edebiyat dergilerinde silik bir iz bırakmış edebiyatçılarımızı burada tanıdım ben. Galiba, iyi bir dergi okuru olmadığım da böylece çıkmış oldu ortaya. İşte kazı da böyle başlıyor ya zaten. Facebook’ta gördüğün bir kitap, beni eski dergiler arasında gezintiye çıkarabiliyor.

Ancak üç-dört yıldır dergi takipçisi olduğumu belirtmeliyim. Okur olmaya,”  nitelikli bir okur” olmaya çalışmak gibi bir aşkın peşine de böyle böyle düştüm... Evimde internet olmadığı yıllarda, dergilerle yetiniyordum hâliyle. Ama şimdi, en azından internet var, "edebiyat arkeologları" var. Gündemden uzak durmak nerdeyse imkânsız.

Şimdilerde yeni-eski edebiyatı (edebiyatın eskisi mi olur, benimki de laf.) buradan da takip ediyorum. Edebiyat arkeologları buradalar. Aslında o arkeologlar bir aracı benim için; asıl kaynağın bilgisine ulaşmamı sağlayan kişi ya da kişiler; bir nevi kazı alanının tozunu-toprağını yutan; ismi-cismi duyulmayanlar. 

Bu yazı onlara bir selâm.

02.02.2014

İyi Şanslar


Hepimizin zaman zaman üzüldüğü, hayal kırıklığına uğradığı, karamsarlığa kapıldığı anlar mutlaka olmuştur. Bunlar, insan olmamızın bize getirmiş olduğu-çok doğal- bazı durumlar. Bu gibi durumlara, aşırı tepkiler gösteren, her fırsatta durumunu dillendiren, size şikâyet eden yakın arkadaşımıza da, “Depresyona girmişsin sen !” der,  kestirip atmaz mıyız? Hâlbuki bir vakit biz de yaşamışızdır böylesi karamsarlıklar, hayal kırıklıkları, hüzünler; melankoli… Dertsiz, tasasız bir dünya düşünülebilir mi?

İnsan psikolojisi hakkında yazılmış kitapları okuyanlar bilecekler: Yer yer, ‘sıfır stres yoktur’, diye tekrarlara giderler. Hatırlatma gereği duydum: “Sıfır stres, ölümdür !”

Ivy M. Blackburn’ün Depresyon ve Başaçıkma Yolları adlı kitabı, normal “keder” ve “mutsuzluk” durumu ile “depresyon” arasındaki ayrımı yapabilmemde bazı ipuçları verdi bana. Bir kere şunu bilmemiz gerekiyor: Her hayal kırıklığına uğrayan, üzülen, karamsarlığa kapılan kişiler, depresyon hastası değildirler!

Depresyon, ciddi ve acı veren bir rahatsızlık olduğu bilinir. Bütün yaşamımızı da etkileyen bir durumdur çünkü; ciddiyet derecesi kişiden kişiye değişse de…

“Depresyon hastası olduğumuzu nasıl anlarız?” “Bu durumdan nasıl kurtuluruz?” İşte bu sorulara cevap veriyordu kitap.

Biyolojik, psikolojik ve zihinsel faktörlerin bu hastalıkta önemli payı olduğunu belirtiyordu yazar. Örneğin bir yerde, depresyon geçirmiş biriyle kan bağı olan yakın akrabaların depresyona girme olasılığının, kan bağı olmayanlara kıyasla daha yüksek olduğunu belirtiyordu: Bu genetik boyutu! Yani biyolojik. Psikolojik boyutunda ise, belli bir “duruma tepki” olarak baş gösteren bir şey vardı. Örnekse: Ölüm karşısında bir kayıp duygusu yaşamaz mıyız?

Konu hakkında Blackburn, Freud’un bir modelinden bahsediyor. Kitaptan, olduğu gibi naklediyorum: “Sigmund Freud, yıllarca, depresyonda yaşanan bu ‘kayıp’ duygusunu, ölüm gibi büyük kayıplar karşısında yaşanan ‘yas reaksiyonu’ modeliyle açıklamaya çalışmıştı.”

Ayrılıklarda da bu kayıp duygusunu derinden yaşayanlar var elbet. Kitaptan örneklerle bazı başlıkları paylaşmak isterim:

“Aşırı Genelleme”(Başımıza hoş olmayan bir olay geldiği için, bunun her zaman böyle olacağını düşünmek.), “Kişileştirme”(Olumsuz olaylardan yalnızca kendimizi sorumlu tutma.), “Siyah ya da Beyaz (ya hep ya hiç) tarzı düşünceler”(Diğer insanlar mutludur, siz değilsinizdir.), “Hemen Sonuca Atlama”(Bana aldırış etmiyorlar, değer vermiyorlar, düşüncesi.), “Felaket Haline Getirme”(Korkunç hata yaptım, insan içine çıkamıyorum, düşüncesi.), “Olumluyu Değiştirme”(Birisi dış görünüşünüzle ilgili bir kompliman yapıyor, ama siz;“Bu yalnızca sözleri, aslında ne kadar berbat göründüğümü biliyor, düşüncesi.), ‘Meli’ ‘Malı’ Kurallar”(Gerek kendimizin, gerekse diğer insanlar için, gelişi-güzel ve yerine getirilmesi mümkün olmayan kurallar koyan bir öğretmen gibi davranmak.)”

Söylemem yersiz, bu gibi duyguları hat safhada, çok uçlarda yaşadığımızı anladığımızda, derhal bir sağlık merkezine başvurmamız gerekiyor. Kitap, bize bu durumlarla başa çıkma yollarını, depresyonla savaşmayı; kendi kendimize kaldığımızda neler yapabileceğimizi aktarıyor. Ancak bu bilgileri, bir uzman kontrolünde hayatımıza uygulamamızın daha sağlıklı olacağını da vurguluyor. 
Hiç şüphesiz, bu konularda profesyonel yardım almak en sağlıklı yol olmalıdır.

Fakat kitap, anket aracılığıyla kendimiz hakkında birtakım ölçümler yapmamız için de bir bölüm ayırmış. Soru cevap şeklinde yapılan bu anket, bir derecelendirme sistemi: “Beck Depresyon Ölçeği”
Daha önce Amerikan toplumuna uygulanmış bu ölçeğin soruları, kitapta Türkiye toplumuna göre yeniden uyarlanmış. Kitabın çevirmenlerini de bu vesileyle analım: R. Neslihan Rugancı, Nesrin H. Şahin.

Depresyonun tedavisi hakkında teknik ayrıntılarına girildiği üçüncü bölümde okuyucuya bir uyarı var: ”Dileyen okuyucu bu bölümü atlayabilir.”

Kitabın tamamına bakarsak, genel okuyucuya yönelik, yalın bir dil ile anlatılmış. Akademik bir dili yok: Bu açıdan rahat okunan bir kitap olduğunu söylemeliyim.

Kitabı okuyup bitirince geçen yıllarda kısa bir zaman arkadaşlığını paylaştığım “hayvan dostum” “Şans” gelmişti aklıma. Mecburi bir ayrılık yaşamıştım. Ayrıntılarına girmeyelim: Ölmedi, korkmayın! Şans’ın şimdi çok güzel bir ailesi var.

O gidince, gözyaşlarıma hâkim olamamış, ağlamıştım.

Sonraki günlerde de sürekli gözyaşlarımı tutamıyordum. Günlerce onun yokluğunu odamda hissetmiştim. Şans’ın gittiği günlerin haftasında günceme şunları yazmışım: ”Kitap okuyordum, şimdi ara verdim. Nasıl da alışmışım Şans’a. Şans için derdim ya, ne kadar da sessiz bir köpek. Şimdi onun nefes alış-verişlerini dahi özlüyorum. Asıl şimdi şimdi sessizliğin farkına varıyorum. Daha önce hayatımı paylaşan bir dostum varmış. Şimdi yok! Sürekli ağlıyorum!”

Tabii, bu durumu sonra sonra atlattım. Ayrılığın her türlüsü çok kötü elbette, ama bir insanın kendini bu kadar üzmesi doğru mu?

İşte kitap, depresyon nezdinde, bu soruya da cevap arıyordu.                                      

Edinburgh’un ana caddesinde, bir köpek heykeli olduğu söylenir: Bu heykel, 1858’de ölen sahibinin mezarını 14 yıl boyunca, kendi ölümüne değin, oturup bekleyen bu küçük köpeğin anısınadır.
Acaba, bu sadık dostumuz depresyona mı girmişti?

Hatırlatmakta fayda var, ister depresyonda olalım, ister olmayalım, “Depresyon ve Başaçıkma Yolları”(Remzi Kitapevi), -biz okurlara- yaşamdan daha fazla zevk alabilmemiz için yardımcı olmaya çalışıyor.

İyi “Şans”lar…

07 Temmuz 2013

Bir Anı Parçası



İlkyaz geldi. Yaz yakın. Son kış hâlâ direnmekte. Yağmurlar başımızda.

Evden çıktım. Selim İleri’nin değer görüldüğü Aydın Doğan Öykü Ödülü için Hilton’a gidiyorum. Yağmur ıslatıyor. Sağanak halinde. Çift katlı otobüse atladım. Şişli otobüsü…

Sonra Mecidiyeköy’den tramvaya bindim. Merakla ilerliyor tramvay… Yok, tramvay değil, metro! Her şey değişiyor. Metrodayım. Dan dan sesleri işitmiyorum. Taksim son durak. Beni ne bekliyor? Yürüyorum. Yağmur ıslatıyor. Uzakta ışıltılarıyla lüks bir hotel. Hilton. Kapısına yaklaştıkça fark ediyorum ciddiyetini ödülün. İçeri adımımı atıyorum. Kitabını okuduğum çoğu yazar içerideler. Bir geçit töreni âdeta.

Gramafon Hâlâ Çalıyor. Balo salonuna girer girmez bu roman aklıma düşüyor. Herkes, evet herkes orada… Geçmiş günlerdeki o romanların kahramanları, ellerinde kadehleriyle beni karşılıyorlar sanki.

Flaşlar patlıyor birden. Hemen önündeyim kameraların. Neler oluyor, dememe kalmadan, aydınlanıyor ortalık: Türkan Şoray. Evet, yanlış görmedim… Bana doğru yürüyor. Sonra Mario Levi. İçlenerek okuduğum o hikâye kitabı: Bir Şehre Gidememek.

Türkan Şoray’ın gelmesine belki on dakika kala Selim İleri’yi görüyorum. Orada. Elinde şarap kadehi. Kırmızı şarap içiyor. Ben de gidip beyaz şarap alıyorum. Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın romanı… Mavi Kelebek Tangosu çalıyor rüyalarımda.

Birdenbire başka bir müzikle ayılıyorum. Kırık Bir Aşk Hikâyesi’nin, o meşhur Selim İleri senaryosu olan filmin müziği. Bu defa gerçekten çalıyor. Cahit Berkay’ın incelikli tınıları.

Selim İleri ön sırada yerini almak üzere. Bir dakika önce aynı kül tablasına söndürüyoruz sigaralarımızı. Ayrılıyoruz sonra. Bir ömür yetmez anlatmaya.

Program başlıyor. Ah, Handan Sarp. Yarın Yapayalnız romanı. Sahnede Asude Karayavuz. Selim İleri romanlarındaki gibi bir hava soluyorum. Tam ona yakışır şekilde. Romanı düşündükçe daha bir işliyor içime arya. Selim İleri için toplanmışlar. Sinemacılar,  tiyatrocular, sopranolar, gazeteciler, edebiyatçılar...

tarihsiz


14 Nisan 2020 Salı

Kütüphane’de Gezinti: Avare bir gün


Bugün Pazar.

Benim hiç sev(e)mediğim bir gün. Yalnızlık baş gösterince böylesi günlerde, yine kitaplara sarıyorum. Neler var, neler yok; bir çetele tutuyorum, fakir kitaplığımda gezintiye çıkıyorum. Oldum olası sevmem pazarları; evler kalabalık, sokaklar, caddeler kalabalık ve gürültülüdür. Bu kalabalık içinde yalnızlığı daha yoğun ve şiddetli hissediyorum, belki ondan, kim bilir…

Biraz önce kütüphanemde (kütüphane denemez aslında, fakir bir kitaplık) Enis Batur rafına şöyle bir göz attım, bir uğraş arıyorum kendime: Pervasız-Pertavsız’ı ve Şehir Meydanında Fıçı Yuvarlamak adlı kitaplarını düşündüm bir an. Neden edinmemişim, yolum mu kesişmemiş; param mı yetmemiş... İnsan kendinde olmayan kitabı düşürür ya zihnine, merak eder; böyle bir durum hâsıl oldu. Sonu da yok bu açlığın…

Neyse ki, son dört-beş yıl içinde, çoksıkı olmasa da oldukça yeterli bir arşive sahibim. Hemen Cumhuriyet gazetesinin kitap eklerini bir araya topladım, yüzlerce gazete; tek tek ayıkladım; iş olsun: Saatlerimi verdim… Enis Batur’un, son iki buçuk üç yılın yazılarına ulaştım, tek tek –yırtmadan- bulunduğu sayfadan ayırdım yaprakları... Gazetenin Pervasız-Pertavsız köşesi.

Dikkatimi şu çekti: Her sayfanın sonuna Semih Poroy’un çizimleri denk geldi. Oturdum, okumaya başladım. Bir yandan Enis Batur’un denemelerini kat ederken, her deneme sonrası, Semih Poroy’un çizimleriyle kendimi oyalıyordum.

Sanıyorum, Enis Batur’un bu yazıları, Pervasız-Pertavsız ve Şehir Meydanında Fıçı Yuvarlamak başlıklı kitaplarında neşredildi. Edindiğimde, toplu bir şekilde, saatlerimi ayırmak isterim yine bu denemelere.

Bu yazıyı yazmamdaki bir diğer etken de, Enis Batur’un salaş, kekeme denemeleri aslında. Kaygısız bir uslûpla yazıyor Enis Batur, gazete yazılarını. Konuyu dağıtıyor bazen, bilerek yapıyor belki de; hiç tanımadığım isimlerden bahsediyor… Yazıları okurken, Enis Batur’un sizinle konuştuğunu hissediyorsunuz, muhabbet ediyor sanki Batur… Kızıyor, sitem ediyor, tespit yapıyor, öneride bulunuyor, meraklandırıyor; kendi de merak ediyor... 

Yazı dilinin konuşma dilinden farkını, ayrımını bilmiyor değilim, hiç şüphesiz… Ama bir denemecinin; iyi bir denemecinin, konuştuğu gibi yazması gerektiğini de düşünmeden edemiyor insan. Zaman zaman dillendirmişimdir bunu: Elbette, bazı üslûp, dil ve oyunlara başvuracaktır yazıcı; gelgelelim, Nurullah Ataç’tan Enis Batur’a; konuşma dilini yazıya iyi yansıtan/yansıtabilen denemeciler edebiyat tarihimizdeki yerlerini aldılar. Böyle düşünüyorum… Dili yazıya yansıtırken, yazarın, birtakım cambazlıklara gitmesini edebiyatın bir gereği olduğunu da ekleyelim hemen.

Yeni bir okur’um ben aslında. Son yedi-sekiz yıl içinde sıkı bir takipçiyim. Bunun son dört yılı neredeyse her gün olmasa da, biriki günde bir kitap bitiriyorum. Arada da, bu savruk yazıları yazıyorum, can sıkıntısından. Kitaplar okunup bitince; yapacak bir sosyal etkinlik kalmayınca, yine kitap odasına sarıyorum böyle; ve kendime uğraşlar ediniyorum… Uğramadığım ne çok kitap var, onları tespit ediyorum… Sonra, uzun bir okuma dönemi beni bekliyor.

Yeni okur derken, on beş, on altı yaşımdan beri kitap okuyorum ben ama bu derecede verimli okuma yaptığım bir zaman dilimini hatırlamıyorum. Okuma’dan verim almak işin önemli kısmı… Daha önceleri çok “avare” okumalarla yetinmişim; oysa ki bir Homeros’u, Proust’u, Shakespeare’i daha gençken okumak isterdim. Bu düşüncelere kapılıyorum kapılmasına da, otuzumdan sonra Shakespeare’le Proust’la tanışmak da çok başka bir deneyim. İrdeleyerek kat ediyorsunuz en azından, üzerinde duruyorsunuz yapıtın. Bu yüzden de hızda kaybolmayacak şekilde akıp gidiyor şu sıralarda okumalarım. Aheste aheste…

Koştuğum olmuyor mu? Okurken bir yandan koşarken, sekans şekinde paragraflar zihnimde çarpışıyorlar; ben bunun bilincinde yaşıyorum okumayı… Otuzundan sonra okumalar, yerli yerine oturuyor galiba. Birbirlerine paralel çatılmış, ard arda gelen, belki konu bütünlüğü taşıyan okumalar sürüyor sonra; oradan çok başka sulara vuruyor dalgaları. Sonra yeniden çatılıyor o ahenk… Sürükleyici bir roman; ince dokunmuş bir hikâye… Görmek,  burada çok önemli…

Gördüğümü iddia etmiyorum, ama okumalarımda bir hayli yol aldığımı düşünüyorum… Bitimsiz bir şey sonra okumak, yüzlerce, binlerce kitabı okusanız; hep eksik… Düşünüyorum da, şimdiye kadar okuduğum kitaplar kâr’sa, herhangi bir kütüphanenin belki de yüzde birini ancak okumuş olmak, insanı telaşa da sürüklüyor. Ama alıştım galiba, telaş etmiyorum. Bitecek bu ömür ve okuyamayacağım milyonlarca kitap kalacak geride. Kaçınılmaz sonu bildiğimden, belki de bu pazar gibi her pazarımı ya da özgür zamanlarımı, böyle avarelikler yaparak geçirmek istiyorum…

Bugün Enis Batur’a uğradım, yarın bir bakmışım Dante karşımda duruyor... Hâlâ İlahi Komedya’yı okumadım ben mesela! Kim bilir, o gün de yakındır. 

Rüzgâr nereye eserse...

tarihsiz


13 Nisan 2020 Pazartesi

Kıskanmak, korku ve hayranlık


Nahid Sırrı Örik, yaşarken (1894-1960) unutulmuş romancı ve hikâyecilerimizden. 1994 yılından sonra özellikle M. Kayahan Özgül’ün de ilgi ve alakasıyla, yapıtları yeniden basılmaya başlanmış. Daha sonraları, birçok edebiyat dergisinde tanıtım ve eleştiri yazıları yayımlanmış. Yazarın Kıskanmak adlı romanı, en meşhur eserlerinden. Günümüzde de yankısı hâlâ sürmektedir bu iyi romanın.

Kıskanmak’ta en belirgin özellik, roman karakterlerinin “negatif” bir odakta birleşmesidir. Enis Batur’un roman için yazdığı önsözdeki şu yorumunu önemli buluyorum: ”Kıskanmak, kim ne derse desin, zorlu bir ruhsal harita çizer ve bunu yaparken de kuralı çiğner: Roman, baştan uca bir negatif-şahıslar galerisidir.” Romanda erkek karakterlerin kadınsı özellikler taşıması, kadınların erkeksi özellikler göstermesi, Enis Batur’u doğruluyor. Örik romanında, ağır ruh tahlillerine de yer veriyor: Bu açıdan bakıldığında, ruh tahlilleri, romanın birçok yönden incelenmesine olanak sağlıyor. (Özge Soylu’nun Kıskanmak ve Psikanaliz adlı tez çalışması bu alanda yapılmış önemli çalışmalardan biridir.) Fethi Naci’nin bazı bahislerde her ne kadar itirazları olsa da Enis Batur’un kaleme aldığı Tutkunun Negatif Çehresi Üzerine Kanlı Bir Divertimento adlı denemesindeki tahlilini -romanı anlamak açısından- yerinde buluyorum:”Ruhsal yangını açısından bakıldığında, Seniha’nın (romanın baş karakteri) portresinde biçimlenen şer tohumu, edebiyatımızda benzeri görülmemiş bir sapkı düzlemi doğurur: Mario Praz’ın Avrupa edebiyatında varlığını sorguladığı ‘yazgıyla oynayan kadın’(femme fatale) imgesinin ayrıksı bir örneğidir Seniha:Güzel olduğu için değil, tam tersine çirkin olduğu için yakıp geçecektir.”

Yazarın, karakterlerindeki ruhsal durumları ortaya sermedeki ustalığı, bu durumların, bilhassa romanın başkarakteri Seniha’nın kişiliğinde bütünleşmesi bir ahenk içinde sürüyor. Kıskançlık, haset, kin ve nefret duyguları romana iyiden iyiye yedirilmiş: Nahid Sırrı Örik’in Kıskanmak romanının anlatıcısı, belki de birçok romanda görülmeyecek bir şekilde, romanı bir eleştirmene gerek duymadan da, en iyi yine kendisi tahlil ediyor sanıyorum: Romanın “altıncı” bölümünde anlatıcı şöyle söylüyor: “Kıskanmak… Seniha’nın yüreğinde ilk beliren, kendisini ilk duyuran ve hemen her gün daha fazla gelişip büyüyen his bu olmuştu. Halit’le aralarında sekiz yaş vardı ve onu kıskanmadığı bir zamanı hiç bilmiyordu. Hayatının en eski, en bulanık ve silik hatıraları arasında bile kıskançlık her şeye hükmeden bir yer tutuyordu. Hayal meyal hatırladığı zamanlarda da herkes kendisinin kara kuru, Halit’in ise beyaz, sarı saçlı ve mavi gözlü olduklarına bakarak, ‘Bu kız, o oğlan olmalıydı’ demişler, hep ağabeyini okşamışlardı. Bu okşayanlar, bu sözleri söyleyenler kimlerdi? Hemen hiçbirini hatırlayamadığı halde söyledikleri sözleri ve o okşamaları hiç unutmuyordu. Çirkinlerin sevilmemeye ve güzeller için feda edilmeye mahkûm bulunduklarını Seniha pek küçük yaşından itibaren bilmiş, anlamıştı.”

Bu doğrultuda şunu eklemek yerinde olacak: Kıskanmak, Seniha’nın ağbisine duyduğu hasetin ve bu kötücül duygu nedeniyle ağbisinden öç almaya çalışmasının romanıdır. Örik, okuruna kötülüklerle dolu bir dünya sunuyor bu anlamda. Seniha kırk yaşlarında, hiç evlenmemiş çirkin bir kadındır. Çirkin olması elbette Seniha’yı her geçen gün diplere çekiyor. Fakat, Seniha’nın geçirdiği çocukluk ve ağbisiyle olan ilişkisi pek sağlıklı denemez. Annesinin, oğluna kızından daha fazla değer vermesi Seniha’yı, yukarıda sözünü ettiğim kıskançlıklara sebebiyet veriyor. Tekrar vurgulamak gerekirse: Kıskançlık, kin, nefret, iktidar hırsı gibi duygular romanın olay örgüsünü belirleyen öğeler olarak karşımıza çıkıyor.

Pekâlâ, Kıskanmak romanı yalnızca Seniha karakterinin etrafında mı dönüyor?

Seniha karakteri ağır bassa da, diğer karakterlerin de romanda etkin rol oynadığını görüyoruz. Romanda öne çıkan Halit (Seniha’nın ağbisi), Nüzhet (Mükerremin sevgilisi) ve Mükerrem (Halit’in karısı) “güzellikleri” ön planda olan karakterler.

Örneğin Halit, beyaz tenli, sarı saçlı ve mavi gözlü, görenlerin kız kadar güzel bulduğu biridir. (Halit’in güzelliği Seniha’nın başına belâ olmaktadır. Çünkü kız kardeşi Seniha, onun güzelliğini kıskandığı için ona acı çektirmeye çalışır.) Bir diğer karakter, Nüzhet’tir. Nüzhet, neredeyse kadınsı güzellikte yaratılmış bir karakterdir: Geniş omuzlu, ince belli, dar kalçalı, kzıl, biraz da kalın dudaklı, gümrah siyah saçlı olarak anlatılır. Romanın anlatıcısı Nüzhet’i şöyle tanımlar:”Bembeyaz pjaması ile cinsi belki belli olmayan bir heykel gibi, bir resim gibi güzeldi.” En silik karakter ise Cemil Şevket Bey! Bir görünüp, bir kaybolan cinsinden.

Kısa anımsatmalarla öne çıkan karakterleri vermemin bir nedeni de, olay örgüsüne doğrudan etki ettikleri nedenlerden dolayı. Seniha’nın ağbisinin(Halit) eşi olan Mükerrem, gizli gizli Nüzhet’le buluşur. Seniha, bu durumdan ilk zamanlar şikâyetçi olmasa da, daha sonraları bu durumu kendi lehine kullanmayı başaracaktır. Mükerrem’in Nüzhet’le buluşmaları, Seniha’nın ağbisi olan Halit’e cinayet işletecek kadar bir koz verecektir. Burada birinci olay, ikinci olayın sebebi olarak görmek mümkün. Romanı okuyan meraklı okur bunu görecektir.

Bitirirken, Ahmet Oktay’ın Nahid Sırrı Örik için söylediğini alıntılamadan geçmeyelim: ”Haset, gerçekten de güçlü bir duygu Örik’te. Ben Örik’in Daemonic bir yazar olduğunu sanıyorum. Bu yüzden de Nahid Sırrı’nın olumsuz bakışının haset kavramından çok daha geniş bir boyut içinde değerlendirilmesinden yanayım. İnsanın yıkıcı, kötücül güçlerini öne çıkarmaktadır hep. Onda güzelliğin içinden bile kötülük ve acımasızlık çıkıyor gibidir.”

Hilmi Yavuz da ‘Daemon’ veya ‘Şeytanilik’ Üzerine adlı yazısında aynı konuya farklı bir yorumla temas ediyordu: “Edebiyatımızın ‘şeytani yaratıcılık’tan yoksun olması, doğrudan doğruya, İslamiyet’in ‘şeytan’ı insana göre konumlandırış tarzı ile ilgilidir. Öte yandan, Türk romanında ‘daemonic’ sayılabilecek karakterlerin (mesela, Nahid Sırrı Örik’in ‘Kıskanmak’ romanındaki Seniha veya ‘Sultan Hamid Düşerken’deki Nimet), ‘kadın’ olmaları tesadüfi değildir. ‘Daemonic’ olanın, ancak ‘kadın’a atfedilmesi durumunda meşruluk kazanabilmesinin de, üzerinde ayrıca durmak gerekir.”

Selim İleri, Sepya Mürekkebiyle Yazıldı adlı kitabında, eseri yorumlarken “korku ve hayranlık” sözcüklerini kullanıyordu. Esere karşı “korku” duymamak ve “hayran” olmamak elde değil açıkçası.

Bu sırlarla dolu romanı bilhassa nitelikli okura salık veriyorum.

tarihsiz

Not: Bu yazım Kubilay Bürgan mahlasıyla Babil.Com kitap satış sitesinde ve Arka Kapak Dergisi'nde yayımlanmıştır.



Boğaziçi’nde Târih veyahut Boğaziçi’nin tarihi


Sâmiha Ayverdi, tarih, tasavvuf, felsefe ve edebiyat alanında “okumuş”, en çok da “düşünmüş” ve “yazmış” eşsiz düşünce kadınlarımızdan biri. Edebiyatımızda Sâmiha Ayverdi’den söz açarken, siyasî, ilmî, fikrî ve estetik gibi alanlardan söz açmadan olmaz, hiç şüphesiz, ama bu konular beni aşacağından, şimdilik, sözü ustanın eserine getireceğim: Boğaziçi’nde Târih.

“Tarih, anı, roman yazarı mı diyeceğiz?” diyor Selim İleri, Sâmiha Ayverdi için: ”Öyküler, düzyazı şiirler kaleme getirmiş. Mektuplar, makaleler, günü gününe tutulmuş konuşma, görüşme notları.”

Ben, Sâmiha Ayverdi külliyatına yeni yeni sokuluyorum: Sâmiha Ayverdi, zengin birikimiyle birçok alanda eserler vermiş yazarlarımızdan. Soluklanarak, dura dura okuduğum Boğaziçi’nde Târih adlı kitabını, son bir haftadır elimden düşüremedim. Boğaziçi’nde Târih, bir solukta okunacak kitaplardan değil açıkçası; her satırın altını çizdiren kitaplardan: İyi kitaplar böyledir. Sizden, okurdan emek isterler.

Ayverdi’nin Boğaziçi’nde Târih adlı eserini okuyup bitirince imgemde Tanpınar gezindi durdu: Tanpınar’da “su”, kaybolan şeylerin muhafaza edildiği bir mekân: Rüyaya benzer bir mekândı. “Yaşadığım İstanbul”da Tanpınar’dan bir bahis açmıştı Selim İleri: “Tanpınar, Beş Şehir’de, İstanbul’a su sesleriyle başlar. Arabistan’da tanıdıkları yaşlı bir kadın ikide birde “İstanbul Sularını” sayıklamaktadır: Çırçır, Karakulak, Şifa Suyu, Hünkâr Suyu, Taşdelen, Sırmakeş…” Tanpınar’ın Beş Şehir’i bu anlamda eşsizdir. Bize, Doğu’ya ait sözcükleri düşürür dilinden. Gelgelelim, İstanbul, şimdilerde kaybolan değerleriyle bir rüya şehirdir âdeta.

İlginçtir, Sâmiha Ayverdi de, Boğaziçi’nde Târih adlı eserine yazdığı takdim’de, “su medeniyeti”nden söz açıyor: ”İstanbul bir imparatorluk başkenti. Roma’nın, Bizans’ın ama özellikle Osmanlı’nın en usta san’atçılarının eserlerini meydana koydukları bir sahne. Değişen zamanlarda, değişen isimlerde değişmeyen mekân İstanbul. Roma’ya rakip olarak ortaya çıkmış, batı medeniyetinin doğudaki mümessili olarak suyun başına gelmiş, kurulmuş. Daha kuruluşunda bir su şehri, bir su medeniyeti olacağı belli.”

Nitekim, Sâmiha Ayverdi’nin deyişiyle, ‘Osmanlı, fetihten sonra hamamlarıyla, çeşmeleriyle, sebilleri, şadırvanları, selsebilleriyle İstanbul’u canlılık ve dirilik kaynağı olan suyla bezemiş, suyla beslemiş, suyla güzelleştirmiştir.’

İşte Sâmiha Ayverdi’nin eseri, bu eşsiz medeniyetin semtlerini, kültürüyle, tarihî olaylarıyla, gelenek ve görenekleriyle okuyucuya eşsiz bir dil zevkiyle anlatıyor. Dil zevki diyorum, çünkü kullanıma kapattığımız birçok Eski Türkçe sözcük, Ayverdi’nin eserinde yaşam buluyorlar. Bu zengin dile bir kez daha âşık oluyorsunuz.

Öte taraftan semt semt Boğaziçi’ni geziyorsunuz okurken. Bir kılavuz kitap olarak da düşünülebilir Boğaziçi’nde Târih. Hattâ bir kent rehberi olarak taşınabilir, bu oylumlu kitap.
Örnekse, Fındıklı: “Fındıklı, İstanbul’un, Türkler tarafından fethinden kısa bir zaman sonra kalabalıklaşan ve rağbet gören bir semti oluvermişti. Şehre yakın bir sayfiye mahallesi hüviyetini kazanan Fındıklı, bilhassa birbirinden güzel bahçeleri, çarşısı ve pazarı ile de şöhret bularak, köşkler ve yalılarla bezenmiştir.”

Sonra Cihangir: “Ne hakla Fındıklı’yı, Kabataş’ı atlayıp Cihangir… diyoruz? Eski devirlerde bir devletliler yatağı ve bir bahtlılar durağı olan bu birbirlerine etleriyle, canlarıyla bağlı sokaklar, mahalleler, semtler, bağlar, bahçeler, mesîreler, ayrı isimler altında birleşmiş aynı zincirin halkaları değil miydi ?”

Dolmabahçe: “Kasırları, sarayları, bahçeleri, çeşmeleri, cirit meydanları ve silâhhâneleri ile mâmur ve zengin Dolmabahçe…”

Beşiktaş: “Bir zamanlar Salıpazarı sâhillerini süsleyen Nevşehirli İbrâhim Paşa’nın Emnâbad Kasrı’nı sâdece adını anarak az ileriye, Beşiktaş’ın birbiriyle yarış eden korularına, dağlarına, bağlarına gitsek nasıl olur ?”

Rumelihisarı: “Rumelihisarı’nı anlatan Evliyâ Çelebi, bir ara:”Dağlar üstünde emsalsiz kiraz bağları vardır ki Hisar kirazı nâmıyla Rum, Arap ve Acem’de meşhurdur. Hattâ Acem diyârında ismine gülnâr-ı Rûm(Anadolu nar çiçeği)derler.İki kiraz bir dökme riyal ağırlığında gelmiştir.”der.”
Yeniköy: “Bir rivâyete göre Kânûnî Sultan Süleyman’ın fermânıyla adını alan bu kasaba, 

Makedonyalı Philippe’in kumandanlarından Demetrius’un, Bizanslılarla muhârebeye tutuşup mağlûp olduğu mevkidir. Yine rivâyete göre, muhârebe çok sıcak bir günde cereyan ettiği için köye de Termineri adı takılmıştır.”

Kanlıca: “Rivâyete göre bu köy, Glaros isminde bir Bizans sayfiyesiydi. Fetihten sonra eski sâkinleri kaçmış, bir müddet sonra da kağnılarıyla Anadolu’dan gelen bir kısım halk, kağnı yapıp satmakla nefakalarını temin ettiklerinden zamanla burası Kağnılıca ve derken Kanlıca oluvermiştir.”

Ve benim de çoçukluğumun bir bölümünün geçtiği Çengelköyü: “Hey gidi günler hey… Çengeloğlu Tahir Paşa… Kahraman, âlîcenap, cesur denizci… Gelip bu köye bir câmi yaptırmakla, Bizans’ın Protostikos ismini, Çengelköyü yapmış… derler.”

Semt semt alıntılarda görüldüğü üzre, bir anlatıcı vardır burada: Kitabı okurken, sanki bütün yüzyılları yaşamış birinin ağzından anlatılmıştır olaylar, hikâyeler, bilgi verişler. Bu doğrultuda âdeta bir roman havası içinde kaleme alınmıştır eser.

Bu eksende Selim İleri’nin eseri yorumlayışı önemlidir: “Abdülhak Şinasi Hisar’ın olağanüstü güzellikteki Boğaziçi Mehtapları’nda, zaman, anlatıcının yaşantısıyla sınırlıdır. Boğaziçi’nde Târih ise, tarihin zamanında âdeta kaybolmak istemiş bir anlatıcıya işaret eder. Bu, hayli geniş zamanın eşliğinde, Osmanlı-Türk kültürünün nitelikleri, uygarlığımızın üzerinde henüz pek durulmamış birçok özelliği eserin başlıca değerlendiriş kıstasıdır. Kaybolana, terk edilene yas şarkısı değildir Boğaziçi’nde Târih. Tam tersine, feda edişlerin kaygısıyla yüklüdür.”

Toplumumuzun bazı kesimlerinin daha yakından tanıdığı, kimi kesimlerin de burun kıvırdığı Sâmiha Ayverdi’nin eserlerini okumamı Selim İleri salık vermişti bana. Kimi kesimlerin okumadığını, okumak istemediğini bilirdim. Politik görüşlerin gözlere perde indirdiği yakın tarihimiz, böylesi bağnazlıklarla doludur, açıkçası bu oldukça hazindir: Doğurduğu sonuç olarak, sol cenah sağ yayınlara uzak kalır, sağ cenah da sol yayınlara oldukça mesafelidir… Ne ki, ortada büyük bir eser vardır ve medeniyet trenini kaçırmışızdır. Ortak kültür medeniyetimizden beslenmek bir kenara dursun, tü kaka etmişizdir kimi yazarlarımızı. Sâmiha Ayverdi de böylesi yazarlarımızdandır: Kıymetini bazı kesimlerimizin daha çok bildiği ama bir türlü öteki kesimlerimizin sıcak bak(a)madığı önemli yazarımızdır Sâmiha Ayverdi.

Geniş kitlelerin ilgisini devşirmesini temennî ediyorum Boğaziçi’nde Târih’in: Hak ettiği ölçüde!

Bu yazım Kubilay Bürgan mahlasıyla Babil.com’da yayımlanmıştır.