21 Ocak 2026 Çarşamba

Ahmet Oktay Üzerine


Şâirlerin düzyazıya uzak kalmalarının en başat sebebi (bir histeri hâlinde) şiire olan bağlılıklarıdır. Şiire ihanet etmek, şâirler için olumlanması mümkün olmayacak bir durum. Hemen şöyle bağlayalım: Düzyazıdan önce ve düzyazıdan sonra, şâirliğini muhafaza edebilmiş bir isim Ahmet Oktay.

Gerçekleştirdiği etkinliklerle şâirleri düzyazı’ya çağırıyor. Düzyazı’da kalem oynatmaları gerektiğini yer yer anımsatıyor.

Hiç kuşku yok ki, düzyazı tecrübesi, bir şâirin kendi şiirini açımlaması bakımından da oldukça yararlı bir alan.(En azından poetik çiziktirmeler için böyle.) Kaldı ki, farklı disiplinlerde düşünmek, şâire bir şey kaybettirmiyor, aksine zenginlik katıyor. Oktay, bu zenginliği içselleştirmiş bir isim olarak karşımıza çıkıyor.

Ahmet Oktay’ın edebiyat eleştirisinden siyasete, sanat eleştirisinden resme, birçok alanda yazdığı eleştiri ve denemelerini, bir şâirin yalnızca bâzı konularda yaptığı kişisel etkinlikler olarak ele almamız doğru olmaz; Ahmet Oktay’ın yaptığı, entelektüel bir etkinliktir.

Adalet Ağaoğlu, Selim İleri, Kemal Bilbaşar, Suat Derviş, Yusuf Atılgan, Ferit Edgü, Yakup Kadri, Behçet Necatigil, Attilâ İlhan gibi isimler üzerinde düşünen Oktay, Faust, Don Juan, Kazanova, Gılgamış, Marquis de Sade gibi dünya tarihinde kalıcı izler bırakmış figürler üzerine de yazılar yazıyordu. Siyasetten mitolojiye, sanattan psikolojiye düşünce üreten, tartışan ve bu tartıştıklarını biz okurlarına aktaran edebiyat adamıydı.

Misal, resim üzerine düşünürken edebiyat kulvarından ayrılmıyor usta yazar. Bir edebiyatçının, farklı disiplinlerde de düşünmesini salık veren kültür adamı olarak karşımıza çıkıyor burada.

Bir diğer üzerinde durulması gereken konuysa, Ahmet Oktay’ın öğrenimini lise yıllarında yarıda bırakarak çalışmaya başlamış olmasına rağmen, kişisel gelişimini oldukça üst seviyelere çıkarabilmiş ender insanlardan birisi olması. Yaşam öyküsüyle birçok genç edebiyatçıyı da ardından sürüklemeyi başarmış ve örnek bir isim olmuş.

Uzun yıllar önce bir söyleşisinde, “yeri geldiğinde şâirin susma hakkı”nı da kullanması gerektiğini dillendirmişti. Belirli aralıklarla susmayı da iyi kotarabilen bir usta duruyordu karşımızda. İmkânsız Poetika adlı kitabında söz ediyordu. Bir dönem uzunca bekledikten sonra şiir kitabını yayımlatmış olması da bir gösterge. O dönemi yaşayan ustalarımız yakından tanık oldular kuşkusuz bu suskuya. Susmak en büyük şiirdir belki de Ahmet Oktay’da.

Ahmet Oktay pesimist değildir. Entelektüel faaliyetlerinde birçok kanalı açık bırakır. Şiire bakışı, onun aynı zamanda inanç sistemini de tanımamızı sağlar: ”Her yüz bir öykü yazar”.

İnsana inanır.

Her ne kadar toplumcu gerçekçi kaynaklardan beslense de (ki toplumcu gerçekçi bir bakış açısıyla İkinci Yeni Hareketi’ne yönelmiştir.), bireyin içinden çıkacak çığlıkta da toplumsal kodlar yüklü olduğunu bilir. Yol Üstündeki Semender ‘deki şiirler bu kodları açık eder. İntihar bireysel bir eylemdir belki orada ama içinde toplumsal bir kaygı da vardır.

Orhan Koçak’a verdiği bir söyleşide şöyle söylüyor Ahmet Oktay: 

”Ben ateist ve materyalistim belirttiğiniz gibi. Ama bu, Einstein’cı bağlamda kozmik bir mistisizmi engellemiyor bence. Son şiirlerimden birinde dinsizin de kutsal olanı duyumsayabileceğini, “uhrevî”yi anlayabileceğini söylüyorum. Şiir hiçbir soruyu ve sorunu dışarıda bırakamaz. Şiir çünkü dünyanın kendisidir.”

İlhami Çiçek adlı şiirinde geçen şu mısrâlar Ahmet Oktay portresi çizerken bir işaret fişeği olabilir belki:

Sözcükleri seçen kişi
zamanı sorgular durmadan
ve bu güncel zorunluluk,
isteyelim istemeyelim;
tarihsel bir an’da
ontolojik bir sorun olarak da
belirir.

Ahmet Oktay, zamanı sorgular ve bu problematiği sürekli deşer.

Okurunu da bu yönde eğitir.

Not: Bu yazım, Edebiyatburada adlı kültür-sanat ve edebiyat sitesinde yayımlanmıştır.

14 Ocak 2026 Çarşamba

Spleen VIII

Umberto Eco’nun Gülün Adı adlı romanını okuyorum iki gündür. Bir sahne var: Kütüphane sahnesi. Âdeta bir labirent. Öyle de zaten. Roman da “Labirent” diyor. Belli başlı kitaplar ve bazı harf imleri… Olağanüstü bir anlatım. Aslında meselem Eco’yu anlatmak değil, onu anlatmak benim gibi fakire mi düşer?! Kitaplar arasında kaybolduğum son üç ayı anlatmak isterdim örnekse. Gelgelelim daha ölçüsü belli bir imgeden söz almak isterim: Labirent. Çok yazarda gördüğüm bir imgeyi anlatmak. Enis Batur’dan Alberto Manguel’e, oradan Eco’ya aklıma gelenler… Sayfalar arasında kaybolduğum şu günlerde ben de kendi labirentimi örmeye çalışıyorum. Farklı kitaplardan birtakım özler alıyorum. Bunun tadı çok başka. Her hikâye, her roman bana kendi labirentini de gösteriyor ve fakat çıkış yolunu vermiyor. Elbette iyi kitaplarda. Kötü kitaplarda çıkış yolu bulmak kolaydır. İyi metinler ise bu akıl oyununu labirente döndürür durur. Bir adım attım artık, geri dönüşü yok. Kayboldum. Bir okur olarak kayboldum. Makbul okur kaybolur, öyle değil mi? Yazarın sunduğu atmosferde kayboldum. Ama dedim ya, ben burada kendi labirentimi de dayatıyorum. Belki bir yol haritası arıyorum ve yorumluyorum. Bu kendi labirentim kaldı ki sadece bana özel yapılmış değil. Elbette iyi yazarların, iyi kitapların ruhlarıyla hareket ediyorum. Metnin bana sunduğu öğeler benim oyuncaklarım. Bazı ayrıntılar örnekse… Keşfetmek belki de işin özü. Birtakım anlam dünyası ararken geçirdiğim vakitte bir çıkış yolu arıyorum. Aslında bu oyun hem acılı hem de keyifli. Hayat gibi. İçinde acı da var, keyif de… İşte tam da bu noktada kendi yönümü çizmemin vakti. Kitaplar biraz da size kendi yönünüzü çizdirmek isterler. Kişi bu dünyada bir yolculuk içinde değil mi? Ben yolumu âlimlerde, mistiklerde, ve de masallarda görüyorum. Kayboluyorum. Böyle. Okuyarak, yazarak nasıl bir yol çizebilirim ki? Bu yol hangi taşlardan oluşur? Sorular… Sorular… Bir roman yazmak mı? Bir hikâye yazmak, şiir yazmak mı? Bir deneme, bir düşünce karalamak mı? Evet, bütün bunları elimden geldiğince yapıyorum elbette. Gelgelelim bu yol yol mudur? Yazmak yol mudur? Yolsa ne sancılı bir yoldur... Şöyle: Her gün sabah kalktığımda elimde bir başka labirent haritası "kitap" ve sonu nereye varacağı bilinmeyen "yazı" histerisi. Bu yol değil açıkçası, bir labirent.

12 Ocak 2026 Pazartesi

Spleen VII

Zaman zaman okuduğum her şeyin yok olduğunu, geriye bana bir şey kalmadığını düşünürüm. Öyle olduğunu düşünmek bende tuhaf bir boşluk hissi yaratır. 

Bellek, ne dipsiz bir kuyudur! 

Ben isterim ki, okuduklarımdan bana bir şeyler kalsın ve yazdıklarıma bu bir şeyler sirayet etsin. 

Bellek, "duygusal", "kısa süreli" ve "uzun süreli" diye üçe ayrılmalı bence. Benim derdim, okuduklarımın "uzun süreli" belleğime kaydolması. 

Bir metni okuduğumda kayıt işlemi ne kadar eksiksiz olsa da, iş hatırlamaya geldi mi, denizde bir damla. 

Bana kalan bu!

Bununla idare etmem gerekiyor. 

Yazı, kâğıdın üzerinde kayarken, belleğimdeki sözcükler de, “ben öne çıkayım” yarışında bana kendilerini dayatırlar. Çok düşünmemek gerekli böyle durumlarda. Bilinç akışına yazıyı bırakmak, spontane bir şeyler çıkarmak...

Öte yandan da yazıya her şeyi boca etmek de bir problem. 

Belli bir mesele üzerinde oyalanıyorsam, o mesele üzerinde aldığım notları çarpıştırmam gerekmez mi?İlk etapta makul görünebilir; fakat bir yazıyı alıntılara boğmak amatörlük değil de başka nedir?!

Nokta yerlerde alıntı yapmak profesyonelliğin bir göstergesidir. 

Bazen de hiç alıntı yapma gereği duymadan elim kâğıdın üzerinde kendiliğinden kayar gider. Yer yer alıntı yapacaksam, çoğunlukla bu alıntıyı aklımda kaldığı kadarıyla yaparım. Bu, en doğal yazma şeklidir sanıyorum. Aksi halde yazı, hem başkalarının sözleri olmaksızın sağlanamaz, hem de okunması güçleşir. Çünkü sürekli alıntı okumak zorunda kalır okur. Bu tatsız bir durumdur. 

Kendi payıma, yazıyı işin doğasına bırakmak (elim kağıdın üzerinde kendiliğinden kayar) en idealidir. Bellek de size bu doğal yazma eyleminizde küçük kıvılcımlar çakacak, size yardımcı olacaktır.




9 Ocak 2026 Cuma

Spleen VI

Pekala yazı nerede başlar, nerede biter? 

Bir işaret fişeğiyle başlar elbette ama nerede biter bir muamma. 

Yazı biter mi? Kuşkuluyum bu konuda. Yazının düşüncelere, duygulara, hayallere nasıl dayandığını tartışmak faydalı olabilir. Bir düşünce, bir duygu, bir hayalle başlayabilir bir yazı. Böyle devam edebilir. Bir harften kelimeye, kelimeden cümleye, cümleden paragrafa, paragraftan dolgun bir metne dönüşen yazı bir mucizedir sanki. Yazı, değiştirir. İnsan değişir. Okumadan önce ile okuduktan sonraki insan o insan değildir. Bir yazı bir insanın düşünce yapısını değiştirebilir ve o insan bu düşünce yapısıyla toplumu değiştirebilir. Şunu da ifade etmekte yarar var: Yazı harekete geçirir. Yazı kimi zaman özgürleştirici olduğu gibi, kimi zaman bağnazlaştırıcı da olabilir. Devrimler yazı ile bitebilir. Kemal Atatürk’ü ele alalım: Devrimi yazı ile (Nutuk) bitirmiştir. Ayrıca yazı okumakla kardeştir. Okumak eylemi olmasa yazının bir anlam ifade etmesi olanaksızdır. Yazı, yazanı değiştirir elbette; ama asıl okuyanı değiştirmelidir. Örnekse bir kitabı okumak çok başka sularda gezdirebilir okuru. Okudukça yazı seni geliştirir, olgunlaştırır. Yazı, senin yazını da değiştirir. Bir yazıya başlarkenki sen, bitirdiğinde aynı sen değildir.  Bunları ayırmak elzem gibidir. Fakat anlatmaya çalıştığım yazı dinamiktir. Her an kıpırdar içinde ve kalemine hoş kıpırtılar döküverir. Velhasıl insanlık tarihinin (tarih yazıyla başlar) en mühim konularından biridir yazı.



6 Ocak 2026 Salı

Spleen V

Hepimiz bir yol üzerinde yürüyoruz. Yazgılarımız bir: Öleceğiz bu yolun sonunda. Fakat ben sonucu değil de süreci düşünüyorum şu vakit. Yol, insanlık tarihinin başat konularındandır. Bazen bir umut bu yolun süreci olabiliyor. İnsan, umut eden bir varlık elbette. Bunu inkâr edemeyiz. Hepimizin umutları var. Bu umutlar gerçekleşmeden mutlu olamayacağımızı düşünürüz. Sürece odaklanırsak mutsuz olmayız gibime geliyor. Süreç çünkü ânı yaşamaktır. Bazen de yol bilinmezlikler saklar içinde. İşte o zaman ruh hâlimiz kötüleşir. Bilinmezlikler ve belirsizlikler insanı depresif bir hâle sokabilir. Uzak durmakta fayda var. Belirsizlik yer yer korkutucudur. Heyecan da verir ama kalbe pek yaradığı söylenemez. Yol çoğu zaman bir keşiftir. Bir kitap gibi yol da kat ettikçe açar kendini. Yol içimize olsun, dışımıza olsun merakla ilerler. Zamandır yol. Kişi oğlunu değiştirir mi? Değiştirir elbet. Birçok şeyi zamana bırakmaz mıyız? Yola çıktığın vakit ile yolun sonu eş değildir. Artık sen yolun sonunda değişmişsindir. Varışta sen sen değildir. Kısacası başladığın im'deki kişi olamaz insan. Dönüşte o im de değişmiştir kim bilir...Heraklitos ne der:

"Aynı nehirde iki defa yıkanamazsın!"


5 Ocak 2026 Pazartesi

Spleen IV

Yazarın git gide kendini akıl almaz derecede abartılı gösterme telaşını anlamak mümkün değil. Ama sanıyorum sosyal medyada bu konuyu eleştirenler de var. Bana kalırsa, iyi edebiyat sosyal medyanın gölge ortamında tutunamasa da, tarihe damgasını mutlaka iyi kütüphanelerde saklanmasıyla vuracaktır. Ve nitelikli okur onu mutlaka bulacaktır. Kitabın yanında kahve olan abartılı fotoğraflara gerek yoktur. Gerçi “Ne zararı var, kitapların tanıtımı oluyor işte!” diyenler çıkacaktır. Olabilir. Bir zararı da olmayabilir. Aksine fayda da sağlayabilir. Gelgelelim kitap bir keşif değil midir? Bir gizemli yolculuğa benzemez mi okumak? Hele kitap bir roman olsun. Spoiler'ı bol paylaşımlar merak güdüsünü bozmaz mı? Merak halbuki sizden emek ister. Şimdilerde roman özetleri de revaçta. Bir kitaba emek vermeden her şeyi elde etmek bana göre değil. Okur, bir romanın ayrıntılarında kaybolmalı. Bir serüvendir ayrıca roman. Bu tür özetlerin bu serüvene ne tür bir katkısı olabilir ki?! Şunu kabul ederim: Bilgiyi nesilden nesile aktarmak geleneksel kütüphanenin işiydi, bugün alternatif kütüphanenin de işi. Fakat alternatif kütüphane her an hayatımızdan kaybolabilir. Bunun önüne geçmek zor. Malum, teknolojiye o kadar güvenmemek gerek. Dijital ve fiziki kitap eşzamanlı saklanmalı. 

Kağıdın hayatımızdan enikonu çıktığı şu dijital çağda bile fiziki kitabın saklanabiliyor olması bir uygarlık göstergesi değil midir?




4 Ocak 2026 Pazar

Spleen III

Ölümü düşünmediğim bir gün yoktur hayatımda. Bunu hem acı bir gerçek olarak anarım, hem de felsefi bir merak olarak düşünürüm. Tarih boyunca en bilinmez olgulardan tekidir ölüm düşüncesi. Biz yaşamlılar ölümün anlamını kavramaya çalışır dururuz binyıllardır. Kaçınılmaz bir gerçek olduğu açık ve fakat bu gerçekliğin ne kadar karmaşık olduğu da muamma. Her insanda farklı tezahür eder elbet bu düşünce.

Bende de tuhaf bir düşüncedir. Şöyle düşünürüm ama kendimi avutmak için: Gözlerim kapandığında sonsuz bir huzura erecektir ruhum. Öte taraftan da kendi ölümümle acı çeker, yazıklarım. Karışık… Dinler… Daha doğrusu tek tanrılı dinler, ölümün bir son değil bir başlangıç olduğunu söylerler. Ölüm sonrası yaşam için bir ömrü bu düstura bağlamak… İnsanlar bunu nasıl yapıyorlar diye merak etmeden duramam.

Sonra bu düşüncelerden kurtulup gündelik işlere geri döner, bir ya da birçok meşgale bulurum kendime. Bu çoğu zaman edebiyattır. Evet, ölüm duygusu içimizde hep olacak. Bu durum kaçınılmaz bir hâldir. Kaçınılmazdır ve fakat ben ölümün kendisiyle değil, düşüncesiyle ilgilenirim daha çok. Düşünürüm ve sonra yazarım.

Öte taraftan bu ölüm düşüncesi beni çalışmaya iter. Ben bu dünyadayım ve bana şu kadar ömür biçilmiştir. Benim bu zaman zarfında hep günlerimi çalışmaya ayırmam gerek. Tuhaf ama ölüm ile çalışmak arasında bir korelasyon kurar bedenim ve elime kalemi, kâğıdı alır; kim bilir ölüm hakkında bir deneme yazarım, şimdi olduğu gibi. Benim için ölüm farkındalıktır. Yaşadığını bilmektir.

Kimi insanlar vardır, yaşadıklarının idraklerine dahi varamamışlardır. Ben bu insanlardan değilimdir. İdrak aslında düşünen insanın bir eylemi değil midir? Değildir. İdrak, sizi tek başınıza kurtarmaz; fakat idrake varan eylem peşinde olmalıdır. Eylem sonuçtur. Ben sonuçlarla ilgilendiğim kadar başlangıçlarla da ilgilenirim. Başlangıç idraktir. Sonuç eylem. Belki de unutmak eylemdir. 

Ölüm'ü unutmak, bir süre…





Spleen II

Hayatın anlamı hakkında düşünüyorum. Tarih boyunca düşünülegeldiği gibi. Kimler düşünmemiş ki hayatın anlamını… Edebiyatçılar, felsefeciler, bilim adamları, sanatçılar, din adamları...Bir organizma nasıl tutunur hayata, bunu da düşünmeden edemiyorum. Bu organizmalar içinde insan, hayata tutunmanın dışında, hayatın anlamı üzerine de düşünmekten geri kalmamış.

İnsanın kendine birtakım anlamlar üretmesi önemlidir. Örnekse edebiyat gibi uğraş alanları edinilebilir. Anlamlar yaratabilir insan kendisine. Aksi halde hayat anlamsızlaşır ve hayatın anlamını insan çok daha kolayca kaybeder. Bu insanı intihara da sürükleyebilir.

Öte taraftan hayatın anlamını tek bir sebebe bağlamak da olmaz. Birçok yaklaşım geliştirilebilir. Birileri hayatın anlamını Tanrı arayışında bulabilir. Kimileri aile bağlarında, kimileri insanlara yardım etmede, kimileri ise bir ihtirasın peşinde koşmak diyebilir. Kuşkusuz hepsi değerlidir ve fakat hepsi de bir kaostur aslında. Yaşamın üzerimize üzerimize acı ile geldiği ortadayken, bir kendini kandırma biçimi bunlar. Fakat hayatta kalmak için de bir sebep!



Spleen I

Nerede boş bir defter bulsam, karalıyorum bir şeylerr. Şimdi de Zaman'a takıldım. Nedir bu bekleyiş, akıl alır gibi değil. Zaten şu kuruyup tekrar bozulan sonsuz evrende biz akıllı varlıklar olarak, daha doğrusu sınırlı varlıklar olarak, hakikati nasıl kavrayabiliriz ki? Her eylem, her söz boştur sonsuz evren ve gezegenler karşısında. Yaşayıp gidiyoruz; yaşayıp göreceğiz. Ölüm'e kadar böyle.

Peki sonra? Ölüm bir muamma biz sınırlılar için. Sonsuz bir yokluk. Bunu bizim kavramamıza imkân yok. Gene de Nazım ne diyordu: “Hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşamak!” Sanıyorum elimizdeki tek şey yaşamak. Doğru yaşamak. Peki nedir doğru yaşamak? Bana kalırsa, ölüm duygusu içinde olan insan kötülük yapmamalı.

Yaşar Kemal ölmeden önce Zülfü Livaneli’ye “Biz namuslu yaşadık,” demiş. Evet, tek eylem namuslu yaşamak olmalı. Benim öyle mistik inançlarım yoktur. Fakat namuslu yaşamaya inanıyorum. Ki kimsenin hakkına-hukukuna girmeden yaşamak namuslu yaşamak değil midir? Böyle!




14 Ekim 2025 Salı

Ölüm'e Ç(a)lışmak

I
şu dağılıp kurulan evrende
                           yalnızdır insanoğlu
ey, saygı değer göğe bakanlar

II
geçmişte geçen bir ânı hatırla
                           1930’lar 1940’lar say
                                  ne kadar sessiz ve usul değil mi?
                   şimdi hepsi ölü kırıntıları

III
ertesi gün yardımına koştuğun insanlık
                                   çıkar mı dersin yarına?

IV
dinginlik değil miydi aradığın?

V
ürperti içinde çıkılan yol
                        tek başına biter mi?

VI
vahşiliğin ıssız senfonisi

VII
-ne yazıyorsun ey şair
-ölüm’e (ç)alışıyorum


Not:
REQUİEM adlı kitap dosyamdan



Çığlık

 I
dünyanın var olduğu gerçeği
                                          delici
                    ölmüş babanın ses vermesi bir çocuğa
                         hazin

II
geçkin bütün bu eller
                           sonra yakışmıyor yaşlanmak insana

III
yeşil bir biblo nasıl da iç açıcı
                                 ve evren nasıl da büyük bir şaka
yokluk her saniyede

IV
conatus diyordu Spinoza
                   var olma arzusu
             doğan o ikizin yan yanalığı
                    ve fakat nedir bu sonun başlangıcı?

V
bir çığlık değil mi
                         beş vakit ezan hayata

Not: REQUİEM adlı kitap dosyamdan.

13 Ekim 2025 Pazartesi

Trajedi ve Zaman

 I
trajedi
        eski bir tanıdık
                   yer yer aynalarda görünen:
umut yoktur

II
halbuki şair ne diyordu:
                kayayı delen incir!
III
birden bire bir flashback:
                1930’da dinlenen Swing Jazz
                         nasıl da uzak
                                              hep uzak
IV
hatırla
        yalnız olmadığını:
                      şiirler, öyküler, romanlar
                                   gece müzikleri bu şiirde
kim kıyar o menekşeye?

Not: REQUİEM adlı kitap dosyamdan.

Bat Dünya, Bat!

I
hatırlıyorum
           ne zaman öldünüz?
                  diye soruyordu şair, ne zaman?
sanki cevap alabilirmiş gibi

II
budalanın tekiydim
                   o zamanlar
şimdiden geriye bakıyorum da

III
mort olmuş bir gangsteri
                     düşünüyorum
neydi o ihtiras?

IV
ben eski zaman kumaşı olmalıyım
                            ve fakat şimdi dikilmek üzereyim
bir ölünün üzerinde

V
çocuğun perçeminde bir yaprak
                      sonra saç telinin bulaşık suyuna karışması
                                   savrulmuş bitimlilik

VI
aniden güzelliğin solması
                         bat dünya, bat!

Not: REQUİEM adlı kitap dosyamdan.