2 Haziran 2026 Salı

Saatler



Henüz sabahtı. Sabah sekiz. Bir cumartesi günü.

Dadım, her zamankinden daha erken uyandırmıştı bizi. Kahvaltı için babaannemlere, üst kata çıkacaktık. Dadım beni uyandırdıktan sonra hemen yataktan kaktım. Dün ablamla gene kavga etmiştik.

Anne ve babamın odasına koştum hemen. Annem tuvalet masasında saçını tarıyordu.

“Günaydın şeker çocuk,” dedi annem. Cevap vermedim. Başımı öne eğip, ablamı işaret ettim.

“Ne o, yine kavga mı ettiniz?” dedi annem.

“Hayır!”

“Ne var peki?”

“Ablam benimle oynamıyor,” dedim.

“Ah be yavrum, ah be çocuğum. Daha sabah. Hem, ablan yeni uyandı. Rahat bırak kızı.”

“Ama annee!”

“Haydi hazırlan, Zeynep Teyzen seni hazırlasın. Babaannenlere çıkacağız, bugün cumartesi,” dedi annem. Sesinde tatlı bir hava vardı.

Dadım, kıyafetlerimi çıkarırken yüzüm kızardı. Bir çırpıda akşamdan ütülenmiş pantolonumu giydim. Sonra dadım beyaz bir gömlek geçirdi üzerime. Ablam artık büyümüştü ne de olsa. Artık kendi başına hazırlanabiliyordu. Bir an yanımıza geldi.

“Zeynep Teyze, saçımı örer misin?” dedi ablam. Ben yatak odamızda koltuğa oturdum ve futbolcu kartlarıma tek tek bakınmaya başladım. Zeynep Teyze, ablamın saçlarını örüyordu. Uzun uzun onları izlemeye başladım. Babam da henüz uyanmış ve ablamla benim odama, Zeynep Teyze’nin ablamın saçını ördüğü koltuğa oturmuştu. Ablam on üç yaşındaydı.

“Dadısı güzel kızımın saçlarını mı örüyor bakalım?!” dedi babam.

“Babacığım!” dedi ablam. O sırada annem de saçlarını taramış ve bizim odamıza gelmişti.

“Mehmet, haydi çıkalım,” dedi annem babama.

“Hazır mıyız çocuklar?” dedi babam.

“Hazırız hazırız,” dedi Zeynep Teyze.

Merdiveni çıkıyorduk. Sıra sıra sarmaşıklar üst kata kadar uzamışlardı. Ablam trabzanların tozunu eliyle alarak basamak basamak merdivenden yukarı çıkıyordu. Annem geride kalmıştı. Sonra birden bire annem geri döndü.

“Ne oldu Yıldız?” dedi babam.

“Akşamdan hazırladığım börekler…”

“Tamam tamam,” dedi babam.

Biz; babam, ablam ve ben yukarı kata çıktık.

Saat dokuzu vuruyordu.

Babaannem karşıladı bizi. Dedem de mutfaktaydı. Birtakım sesler işitiyordum. Yine ayaküstü bir tamir yapıyordu dedem. Evin her eksiğini gediğini giderirdi. Sonra o da salona geldi. Çok büyük bir salondu burası. Ortada yuvarlak bir yemek masası vardı. Pencere kenarında sallanan bir sandalye. Dedem zaman zaman buradan Boğaz’ı izlerdi yakın dürbünüyle.

“Öp dedenin elini,” dedi dedem. Öptüm. Sonra babaannemin de elini öptüm. Bayram değildi.

“El öpenlerin çok olsun,” dedi dedem. Merdivenlerden bir ayak sesi işitiliyordu. Annem börekleri bir tabağa koymuş, yukarı kata, babaannemlere getiriyordu.

“Günaydın anne,” dedi annem. Babaannemi öptü.

“Baba, nasılsın?” dedi annem.

“İyi kızım, haydi geçin.”

Kahvaltı masasına geçtik. Cumartesileri biz ailecek babaannemlere giderdik. Birlikte kahvaltı eder, zaman öldürürdük.

Büyük bir pencere vardı önümüzde. Köprüden geçen arabaları seçebiliyorduk. Yalnız etrafta yerleşik alan yoktu. Her yer yeşillik. Bu sayfiye yeri Çengelköy’ün sırtlarıydı. Etrafta hiç bina yoktu…

Kahvaltıya geçildi… Zeynep Teyze masayı hazırlamada yardım ediyordu anneme ve babaanneme. En son o da bizimle kahvaltı sofrasına oturdu. Çaylar içildi. Ben süt içtim. Ablam çayı sütlü içti. Uzun uzun konuşuldu. Dedem, “Dersler nasıl bakalım?” dedi bana. Ablam, “Dedeciğim, Kubilay çok tembel. Nasıl olsun? Derslerine hiç çalışmıyor,” dedi. Yüzüm kızardı. Ablam çok çalışkandı. Bunu her defasında yüzüme vurması beni ağlatıyordu. Masadan kalktım. Bahçeye çıkacaktım. Dedem izin vermedi. Ben de gittim ablamın saçını çektim…  Babam hiç kızmazdı böyle şeylere. Daha çok keyif alırdı. Annem beni azarladı. “Saygısız,” dedi. “Otur bakayım.”

Babam, “Kahvaltını yap, haydi oğlum!” dedi. Dedem bu arada kendi eliyle yaptığı vişne reçelini ekmeğine sürüp yiyordu. Babaannem kızarmış ekmeğine tereyağı sürdü. Babam, Zeynep Teyze’den babaannemin eliyle yaptığı vişne likörünü dolaptan alıp masaya getirmesini istedi… Annem, “Sabah sabah içilir mi hiç Mehmet?” dedi. Babaannem, “Kahvenin yanında fena olmaz Zeynepciğim, bir kadeh de bana getirir misin?” dedi. Uzun uzun oturuldu. Babam bir sigara yaktı. Evin ön balkonundan uzakları seyrederek tellendiriyordu.

Dedem de kahvaltısını bitirmiş, bahçeye çıkmıştı. Bahçe bakımlıydı. Sadık Efendi yine kuru taşları suluyordu. Henüz sabahtı. Sabahtı ve çiçekler… Ekseri akşamları sulanırdı çiçekler. Dedem genelde kendisi sulardı çiçekleri.

“Sadık Efendi akşam Çengelköy merkezde bir arkadaşımla buluşacağım,” dedi dedem, “Çiçekleri akşam sen sularsın artık.”

“Elbette Kaptan Bey, gözün arkada kalmasın,” dedi Sadık Efendi.

 

Saat onu vurdu.

Bahçeye bakan havuzun yanı başında ablam çakıl taşlarıyla oynuyordu. Sabah bozuşmuştuk ama ablamı çok seviyordum. Hele onunla oyunlar oynadığım vakit zamanın nasıl geçtiğini anlamazdım. Yanına gittim… Fakat dedim ya sabah bozuşmuştuk… Ablama dedim ki, “Ablacığım, haydi Vikingcilik oynayalım!” Kabul etmedi. “Sen kendin oyna,” dedi. “Yalnız başıma çok sıkılıyorum ama,” dedim. “Hem, birazdan ödeve oturacağım,” dedi. Havuzun başından kalktı ve bahçe masasında duran ders kitaplarını açtı, oturdu ve çalışmaya başladı. Etrafta hiç ev yoktu. Olsaydı belki benim gibi çocuklar da olurdu. Yoktu. Futbolcu kartlarımdan bir oyun ürettim kendi kendime. Her takımların oyuncularını yan yana dizmek. Babamdan dolayı Fenerbahçe’yi tutuyordum. Hemen o yılın kadrosunu topladım. İlk on bir şöyle oldu:

 

 

1-Toni Schumacher

2-İsmail

3-Semih

4-Nezihi

5-Müjdat

       6-Turan

       7-Hakan

8-Rıdvan

9-Hasan

10-Oğuz

11-Aykut

Bütün takım tamdı. Şimdi sıra diğer takımlardaydı. Böylece bir saat geçmişti. Saat on biri vurdu. Ablam mola vermişti bu arada… Havuzun başından kalkıp ablamın yanına gittim. “Abla, oyun oynayalım mı?” dedim. Ablam bu defa daha sert tersledi beni.

 “Görmüyor musun, kitap okuyorum!”

“Ders çalışacaktın?!”

“Ders bitti,” dedi

“E, hadi oyun oynayalım o halde,” dedim.

“Kitap okuyorum,” dedi.

Dedem ve babaannem bahçeye girdiler. Annemle babam eşlik ettiler onlara. Çay içiliyordu. Ablam kitap okuyordu. Dedem atıldı.

“Senin dersin yok mu bakayım?” dedi.

“Var.”

“Neden sen de ablan gibi çalışmıyorum?”

Bir hışımla evin içine doğru koştum. Bahçeyi geçtim ve kapıdan içeri girdim. Uzun koridoru yürüdüm. Sonra yavaşladım. Sağlı sollu yağlıboya tablolar, gravürler ve birtakım çerçeve fotoğraflar. İzledim bir vakit onları. Koridorun solundan ikinci bir koridora çıkan yere geldim. Burada amcamın odası vardı… İçeride kitap okuyordu… Kapı aralığından bir vakit onu izledim ve uzun koridoru yürüdüm. İkili kapıyı açtım ve salona ulaştım. Dedemin gramofonu vardı. Birtakım plaklar… Fişini taktım. Gramofonun kafasını kaldırdım. Yuvarlak bölge dönmeye başladı. Kafayı indirdim, yuvarlak bölge durdu. İlhan İrem’in ‘Boşver Arkadaş’ adlı albümünü yuvarlak kısma yerleştirdim. Kafayı tekrar kaldırdım. Plağı yerleştirdikten sonra iğneyi plağın üzerine doğru kapadım. Tuhaf cızırtılı sesler geliyordu. Parmaklarımla plağı rahatsız ediyordum. Tuhaf sesler işitmek bende hınzır bir duygu yaratıyordu. Sonra plağı bir daha rahatsız etmedim. Uzun uzun İlhan İrem’i dinledim. Bu arada, futbolcu kartlarım elimde, bir yandan duygulu müziği dinlerken diğer yandan kartlarıma bakıyordum… Plak çaldı çaldı ve durdu. Bir süre sonra dedemin manzara koltuğuna oturdum. Sallanan sandalyesine…Bir vakit sallandım, durdum.  Dedemin yakın dürbünü vardı. Boğaz’dan geçen şilepleri izledim dürbünle. Sonra sahil şeridindeki otomobilleri saydım. Boğaz Köprüsü’nden geçen otobüsleri seyrettim. Bir süre sonra bu eylemlerimden de sıkıldım. Merdivenlerden aşağı indim.

Öğlen güneşi tepedeydi. Yakıcıydı. Sıcacıktı. Birazdan öğlen uykusuna yatılırdı.

Hiç arkadaşım yoktu. Okulda edindiğim arkadaşlarım bize gelmeyi göze alamıyorlardı. Uzaktı okulumuz. Beni dadım her sabah okula bırakırdı. Mehmetçik İlkokulu. Dedem de arkadaş sevmezdi. Onlar yalnızlıklarında mutluydular. Ya ben? Yalnızlıktan kendi kendime oyunlar üretiyordum…

Saat on ikiyi vurdu.

Salondan çıktım. İkili kapıyı açtım, koridoru yürüdüm. Sağa döndüm, amcam yazı yazıyordu. Odasına gizlice baktım ve koşarak ikinci koridoru geçtim. Kapı bahçeye açılıyordu. Açtım. Hemen kapının başında annem.

“Haydi, öğle uykusu,” dedi.

Ablamın yanına gittim. Kitap okumuyordu. “Ben biraz uyuyacağım,” dedi bana.

Sıkıldım.

“Haydi, sen de uyu Kubilay!” dedi babaannem.

Herkes uyuyordu. Nasıl da sıkılıyordum. Annem ve babam misafir odasında uyuyorlardı. Yanlarına gittim. Büyük bir yatakta iki kişi yatıyorlardı. Ben de aralarına yattım… Yavaş yavaş öğle uykusu bastırıyordu. Yazdı. Sıcak. Ablam salonda kanepeye yer yapmıştı. O da uyukluyordu. Ben bir süre sonra annemin ve babamın yanından kalkıp ablamın yanına, salona gittim. Ablam uyuyordu. Usulca yaklaştım. Saçını çektim. Birden ablam çığlık attı. Ayağa kalktı, beni kovaladı. Sonra gülmeye başladı.

“Haydi, oyun oynayalım,” dedi.

“Ne oynayacağız?” dedim.

“Bak sana yeni bir oyun öğreteceğim.”

“Nedir?” dedim.

“Otomobil saymaca!”

“Peki, nasıl oynanır bu oyun ablacığım?”

“Ben sana öğretirim,” dedi, “Git dedemin dürbününü getir.”

Bir çırpıda masanın üzerinde olan dürbünü ablama getirdim. “Boğaz’a bak!” Çıplak gözle Boğaz’a baktım. “Boğaz’a bakamıyorum abla, güneş gözümü alıyor,” dedim. “Öyleyse sahil şeridine bak bakalım,” dedi.

“Ne görüyorsun?”

“Yol,” dedim.

“Yoldan neler geçiyor?”

“Otomobiller ablacığım.”

“Şununla bak, dürbünle.”

Dürbünü elime aldım. İzlemeye başladım. Ablam, “Otomobilleri izle, tamam mı?” dedi. “Bir de renk tut.”

“Ne rengi?”
“Tut işte bir renk.”

“Tuttum,” dedim.

“Hangi renk?”

“Beyaz!”

“Ben de sarı,” dedi ablam. 

“Şimdi saymaya başla. Ben zaman tutacağım, oldu mu? Beş dakikada en çok hangi renkteki otomobiller geçecek, say bakalım.”

“İki adet beyaz otomobil geçti ablacığım,” dedim.

“Saymaya devam et,” dedi.

“Şimdi de bir sarı.”

“İkiye bir öndesin,” dedi ablam. Sonra iki adet sarı otomobil geçti. Ablam üç iki öne geçti. Sonra bir beyaz iki sarı… Beş üç oldu. Üç sarı daha. Sekiz üç.

“Son saniye de doldu,” dedi ablam.

Kazanmıştı. Kazanmıştı ama ben oyunu çok sevmiştim… Fakat sarı otomobiller neden daha çok geçiyordu? Anlam verememiştim.

Güneş kızgınlığını daha fazla vurmaya başladı. Saat de ikiyi vurdu. Bu saate kadar ablam beni hep yenmişti. Yüzüm düştü. Tam bu ara dedem yatağından kalkmış, salona, sallanan koltuğuna oturmak üzere bize doğru yürüyordu. Oturdu ve benden dürbünü istedi. Koşarak dürbünü dedeme götürdüm. Uzun uzun yakın dürbünüyle uzakları izledi. Sonra bana döndü.

“Derslerine çalıştın mı bakayım sen?”

“Bugün cumartesi,” dedim.

O sıra babaannem girdi salona. Annem ve babamın seslerini işitebiliyordum artık. Ev uyanmıştı. Saat üçtü. Öğlen üç. Bir ara bahçeye bakan camdan Sadık Efendi göründü. Dedem, ondan birkaç çiçek makası istemişti. Kuru otları ve ağaçları budamak için gerekliydi. “Koş Kubilay!” dedi dedem, “Makasları getir.” Hemen koşarak Sadık Efendi’nin yanına gittim. Makasları alıp dedeme getirecektim ki, bahçeye bakan pencereden bakarak, “Masaya koy yavrum,” dedi bana, “Ben geliyorum.” Bu sırada dedemin ektiği menekşelerin üzerine basa basa ağır ağır yürüyen bir kaplumbağa gördüm. Dedem sevmezdi. Çiçekleri tarumar ediyorlardı bu kaplumbağalar.

Dedem bahçeye geldi. Makasları benden aldı ve taka-tuka odasına girdi. Bir süre bir şeyler arandı. Küçük radyomuz vardı bahçede. Fener’in maçı vardı. Dedeme hatırlatmak istiyordum. Bir işi bitse. Maç akşam beşteydi. Geri döndü. Bana “Gel benimle,” dedi. Bahçede terasa açılan bir merdiven vardı. Adım adım çıktık. Erik ağacı, üzüm, hurma… Yan yanaydı. Teras ayrıca ormanlık alana çıkıyordu. Hafta arası teras biz çocuklara yasaktı. Salkım salkım üzümler elimizin altındaydı. Dedem makasla üzümleri bir sepetin içine topladı. Bu arada birkaç salkım üzümü de yemem için bana bıraktı. Demiştim, hafta arası yasaktı burası. Dedem disiplinli bir adamdı. Bir uçurtma yapmıştı bana elleriyle, bir çitalı! Pır pırı vardı. Uçtukça rüzgârın pır pır sesi duyulabiliyordu. Ama yasaktı. Sadece hafta sonu.

Cumartesiydi! Belki uçurtma uçurabilirdik. Yasak?!

Saat dördü vurdu.

Bahçe yavaş yavaş serinlemeye başladı. Fakat güneş hâlâ yakıyordu. Üzümleri toplayıp aşağı indik. Dedem, “Ben Çengelköy’e iniyorum,” dedi. Arkadaşıyla buluşacaktı. Ben de tekrar ablamın yanına gittim. “Oyun oynayalım mı abla?” dedim. Kabul etti. “Ne oynayacağız?” dedi. “Vikingler!” dedim. Oynamaya başladık. Hep bir ağızdan, “Haydi yallah hop hop hop! Haydi yallah hop hop hop!” diye kürek çekiyor gibi yapıyor, oynuyorduk ablamla. Havuzun hemen kıyısındaydık. Havuz boştu. Zaman zaman suyu çeker, temizlerdi Sadık Efendi burayı. Bir ara, ablamı hınzırca ittim. Ablam havuza düştü. Sonra yüzümü düşürdüm. Çok kızdı bana. “Bir daha seninle oyun oynamayacağım!” dedi.

Saat beşi vurdu.

“Haydi beş çayı!” dedi babaannem. Zeynep Teyze, bahçedeki masaya yiyecek birtakım bir şeyler getirdi. Çayı koydu. Babaannem, geceden gül reçeli yapmıştı. Masaya oturuldu. Babam, annem, babaannem, Zeynep Teyze, Sadık Efendi… Birlikte beş çayı içilecekti. Babaannem yaptığı gül reçelini ballandıra ballandıra anlatıyordu. Ben hiç sevmiyordum gül reçelini. İçinde çok börtü-böcek olurdu, babaannem gülleri toplarken görmüştüm. Bir de bütün bu börtü-böcekler bir tencerede kaynıyor muydu? İğrenç!

Semaver kaynıyordu. Çok severdim üzerinde tüten dumanı. Vapur dumanı gibi… Babaannem, bana hatıra defteri almıştı. Onu getirdi, koydu masaya. Bu arada, Fener’in maçı başlamış olmalıydı…” Bak yavrum,” dedi, “Bu anı defteri. Arkadaşlarına bir şeyler yazdırırsın, tamam mı benim güzel oğlum?” Sevindim. “Ama,” dedi, “İlk ben yazacağım, tamam mı?” “Ne yazacaksın babaanneciğim?” dedim. “Yazınca okursun!” dedi. Sonra “Git amcandan kalem iste, bana getir,” dedi. Hemen koştum. Amcam pek odasından çıkan biri değildi. Yazarlık yapıyordu. Kapıyı açtım, koridorun sonuna vardım. Amcamın odasının kapısını açtım… Amcam bana çok kızdı. “Bundan böyle bu kapıyı tıklatmadan içeri girme, tamam mı Kubilay?” dedi. “Ne var, söyle!” “Babaannem kalem istiyor,” dedim. Kalemliğinden bir tane tükenmez kalem çekti. Bana uzattı. Uzatırken, “Her şey anlaşıldı, değil mi?” dedi. ” Anlaşıldı amca,” dedim. Kalemi aldım. Koşa koşa babaannemin yanına geldim. Bu arada, annem “Çay demini almış,” dedi. “Mehmet, tazeleyeyim mi?”
“Tazele valla, iyi olur,” dedi babam. Sadık Efendi de kendine çay doldurdu. Zeynep Teyze de içiyordu. Güneş ağır ağır uzaklaşmış, biraz serinlemişti hava.

Beş çayından bu yana yarım saat geçmişti. Babaannem, hatıra defterime yazmaya başladı:

“İlk erkek torunum Kubilayım,

Sen dünyaya ilk geldiğinde babaannelerin en mutlusu olmuştum. Dün gibi hatırlıyorum. Aylar, yıllar ne çabuk geçti. Minicik bir çocukken şimdi ilkokul üçüncü sınıf öğrencisi oldun. Seninle iftihar ediyorum. Gelecekte iyi bir insan olursan, vatanına, annene, babana hayırlı olursun, canım Kubilayım. O günleri ben de görmek isterim.

Sana hayatta, sağlıklı, uzun bir ömür, başarılar dilerim, benim yakışıklı torunum.

Seni çok seven babaannen,

Nermin.

06 Mayıs 1989”

Saat altıyı vurdu.

Artık üçüncü sınıf öğrencisiydim. Kitap okuma derslerini ihmal etmemem gerekiyordu.

Dedem merkezden geldi. Arabacı Hasan Efendi’yi bahçeye bakan ağaçların arasından gördüm. Dedemle yukarı, eve doğru yürüyorlardı. Merdivenleri çıkmaya başladılar. Bahçeye vardılar. Babaannem, “Erken geldin Kaptan Bey, ”dedi. “Evet,”dedi dedem, “İşim uzun sürmedi... Çay var mı?” “Biz de yeni kalktık sofradan.” Dedeme doğru atıldım. “Bak dede, babaannem bana hatıra defteri aldı. Sen de yazmak ister misin?” “Yazarım tabi,”dedi. “Haydi sen bana çay koy Nermin.”

Bahçede masanın üzerine hatıra defterimi yaydı ve babaannemin yazdığı aynı sayfaya kısa bir yazı yazdı:

“Hayatta tüm başarılar ve mutluluklar daima seninle olsun. Sağlık ve afiyetle esenlikler dilerim.                                           

Deden,

Kaptan”

Yalnızdım. Etrafta komşularımız da yoktu. O yıllarda, 1989’da, bunca kısır döngü, hayatın sıradanlıklarını anlamak zordu. Hatıra defterini elime aldım ve yazmaya başladım. Hâlbuki bu defter okul arkadaşlarımın birtakım hatıra bir şeyler karalayacakları defter değil miydi? Öyleydi. Gelgelelim ben her gün bu deftere bir şeyler yazmaya başladım. Bu tekdüzeliklerin kayıt altına alındığının farkında değildim o vakit.

 

Ablam, “Saat yedi!”dedi.

Evin içi çok sıcaktı. Zeynep Teyze yine sofra hazırlıyordu. Bazı zamanlar evin içini ayrıntılı gezer, tek tek her yere bakardım. Zihnime kayıt eder dururdum her şeyi.

Akşamdı.

Gizlice amcamın odasına girdim. Zengin bir kitaplığı vardı. Duvarlara asılı posterler: Atatürk! Bir sehpa üzerinde plaketler duruyordu. Galiba edebiyat ödülleriydi bunlar. Amcamın anlaşılması zor, gizli bir hayatı vardı sanırım. Bütün gün odasına kapanıyor, kitaplar okuyor, yazılar yazıyordu. Birtakım dosyalar, heykeller, objeler, siyah-beyaz bir televizyon sonra sigara küllükleri, duvara asılı bir Anadolu halısı, bir tablo, yağlıboya tablolar, vitrayler… Hepsini hatıra defterime yazıyordum.

Ablam, “Yemek hazır!”dedi.

Tekrar yemek yenecek ve sonra televizyon karşısına geçilecekti. Zeynep Teyze, salonun ortasındaki yuvarlak masayı güzelce sildi. Yavaş yavaş tabakları, kaşıkları, çatalları, peçeteleri, bardakları getirdi. Bu arada, annem mutfakta yemeklerin başındaydı. Patlıcanlı köfte, pilav ve cacık vardı yemekte. Dedem hemen masaya kuruldu. Babaannem de oturdu. Babam bir sigara yaktı. “Gene yemekten önce yaktın be oğlum sigarayı,” dedi babaannem babama. Bir an sinirlendi babam. Hemen söndürdü sigarasını. Annem de geldi en son. Ablam da masadaydı artık. Pencereler açıktı ve cırcır böceklerinin sesleri işitilebiliyordu.

Saat sekizi vurdu.

Boğaz’a doğru bakıyordum. Karanlıktı… Işık kirliliği yoktu. Yıldızlar seçilebiliyordu. Uzakta evlerin ışıklarını görebiliyordum. Uzak da olsa denizin üzerindeki ışıltılar görünüyordu. Uzun ince kıvrılan önümüzdeki yol karanlığa gömülmüştü. Şimdi pek tekin sayılmazdı akşamlar. Burası Çengelköy sırtlarıydı. Etrafta yapılar çok azdı. Yok denebilecek kadar az. Dedemin dürbününü aldım. Boğaz Köprüsü’nden geçen otomobillere baktım bir süre… Sonra yüzüm düştü. Ne yapacaktım? Televizyon açıktı. Dedem salondaki televizyonu yeni almıştı. Eski televizyon siyah-beyazdı. Bu renkli. TRT’de haber kuşağı başladı. Sabah ceviz ağacının bitişiğinden topladığım cevizleri sıra sıra dizmiş, misket oynar gibi birbirlerine vuruyordum. Dedem ve babaannem haberleri izliyorlardı. Ablam, kendi başına koltukta oturuyordu. Annem ve babam alt kata indiler. Amcam odasından çıkmıyordu. Ayağa kalktım, pencereye doğru ilerledim. Pencereden uzaklara baktım. Uzakta Çamlıca Tepesi’nde ışık huzmesi vardı. Karanlıktı fakat uzakta evlerin ışıklarını görebiliyordum.

 

Kasım 2025

 

 

Yazmak ve Okumak İyi Bir İnsan Olmaya Çalışmaktır

Yazarken de okurken de ötekiyle kurulan empati duygusu sizi çevreler durur. Bak böyle de düşünülebiliyormuş der durursunuz bu iki eylem esnasında. Fakat her empati kurduğunuz figürü sahipleneceksiniz diye bir durum söz konusu değil söz ettiğim. İnanç olarak, tutum olarak, kültür olarak o ötekinden çok başka dünyalardan bakıyor olabilir insan hayata. Burada hayatın zenginliğini görebilmektir asıl mesele. Ve o zenginlik atgözlüklerimizi çıkarmamıza ve daha özgür olmamıza sebebtir. Bu biraz da felsefi bir meseledir. Şöyle: Yazmak ve okumak uğraşı iyi bir insan olmaya çalışmaktır.

21 Ocak 2026 Çarşamba

Ahmet Oktay Üzerine


Şâirlerin düzyazıya uzak kalmalarının en başat sebebi (bir histeri hâlinde) şiire olan bağlılıklarıdır. Şiire ihanet etmek, şâirler için olumlanması mümkün olmayacak bir durum. Hemen şöyle bağlayalım: Düzyazıdan önce ve düzyazıdan sonra, şâirliğini muhafaza edebilmiş bir isim Ahmet Oktay.

Gerçekleştirdiği etkinliklerle şâirleri düzyazı’ya çağırıyor. Düzyazı’da kalem oynatmaları gerektiğini yer yer anımsatıyor.

Hiç kuşku yok ki, düzyazı tecrübesi, bir şâirin kendi şiirini açımlaması bakımından da oldukça yararlı bir alan.(En azından poetik çiziktirmeler için böyle.) Kaldı ki, farklı disiplinlerde düşünmek, şâire bir şey kaybettirmiyor, aksine zenginlik katıyor. Oktay, bu zenginliği içselleştirmiş bir isim olarak karşımıza çıkıyor.

Ahmet Oktay’ın edebiyat eleştirisinden siyasete, sanat eleştirisinden resme, birçok alanda yazdığı eleştiri ve denemelerini, bir şâirin yalnızca bâzı konularda yaptığı kişisel etkinlikler olarak ele almamız doğru olmaz; Ahmet Oktay’ın yaptığı, entelektüel bir etkinliktir.

Adalet Ağaoğlu, Selim İleri, Kemal Bilbaşar, Suat Derviş, Yusuf Atılgan, Ferit Edgü, Yakup Kadri, Behçet Necatigil, Attilâ İlhan gibi isimler üzerinde düşünen Oktay, Faust, Don Juan, Kazanova, Gılgamış, Marquis de Sade gibi dünya tarihinde kalıcı izler bırakmış figürler üzerine de yazılar yazıyordu. Siyasetten mitolojiye, sanattan psikolojiye düşünce üreten, tartışan ve bu tartıştıklarını biz okurlarına aktaran edebiyat adamıydı.

Misal, resim üzerine düşünürken edebiyat kulvarından ayrılmıyor usta yazar. Bir edebiyatçının, farklı disiplinlerde de düşünmesini salık veren kültür adamı olarak karşımıza çıkıyor burada.

Bir diğer üzerinde durulması gereken konuysa, Ahmet Oktay’ın öğrenimini lise yıllarında yarıda bırakarak çalışmaya başlamış olmasına rağmen, kişisel gelişimini oldukça üst seviyelere çıkarabilmiş ender insanlardan birisi olması. Yaşam öyküsüyle birçok genç edebiyatçıyı da ardından sürüklemeyi başarmış ve örnek bir isim olmuş.

Uzun yıllar önce bir söyleşisinde, “yeri geldiğinde şâirin susma hakkı”nı da kullanması gerektiğini dillendirmişti. Belirli aralıklarla susmayı da iyi kotarabilen bir usta duruyordu karşımızda. İmkânsız Poetika adlı kitabında söz ediyordu. Bir dönem uzunca bekledikten sonra şiir kitabını yayımlatmış olması da bir gösterge. O dönemi yaşayan ustalarımız yakından tanık oldular kuşkusuz bu suskuya. Susmak en büyük şiirdir belki de Ahmet Oktay’da.

Ahmet Oktay pesimist değildir. Entelektüel faaliyetlerinde birçok kanalı açık bırakır. Şiire bakışı, onun aynı zamanda inanç sistemini de tanımamızı sağlar: ”Her yüz bir öykü yazar”.

İnsana inanır.

Her ne kadar toplumcu gerçekçi kaynaklardan beslense de (ki toplumcu gerçekçi bir bakış açısıyla İkinci Yeni Hareketi’ne yönelmiştir.), bireyin içinden çıkacak çığlıkta da toplumsal kodlar yüklü olduğunu bilir. Yol Üstündeki Semender ‘deki şiirler bu kodları açık eder. İntihar bireysel bir eylemdir belki orada ama içinde toplumsal bir kaygı da vardır.

Orhan Koçak’a verdiği bir söyleşide şöyle söylüyor Ahmet Oktay: 

”Ben ateist ve materyalistim belirttiğiniz gibi. Ama bu, Einstein’cı bağlamda kozmik bir mistisizmi engellemiyor bence. Son şiirlerimden birinde dinsizin de kutsal olanı duyumsayabileceğini, “uhrevî”yi anlayabileceğini söylüyorum. Şiir hiçbir soruyu ve sorunu dışarıda bırakamaz. Şiir çünkü dünyanın kendisidir.”

İlhami Çiçek adlı şiirinde geçen şu mısrâlar Ahmet Oktay portresi çizerken bir işaret fişeği olabilir belki:

Sözcükleri seçen kişi
zamanı sorgular durmadan
ve bu güncel zorunluluk,
isteyelim istemeyelim;
tarihsel bir an’da
ontolojik bir sorun olarak da
belirir.

Ahmet Oktay, zamanı sorgular ve bu problematiği sürekli deşer.

Okurunu da bu yönde eğitir.

Not: Bu yazım, Edebiyatburada adlı kültür-sanat ve edebiyat sitesinde yayımlanmıştır.

14 Ocak 2026 Çarşamba

Spleen VIII

Umberto Eco’nun Gülün Adı adlı romanını okuyorum iki gündür. Bir sahne var: Kütüphane sahnesi. Âdeta bir labirent. Öyle de zaten. Roman da “Labirent” diyor. Belli başlı kitaplar ve bazı harf imleri… Olağanüstü bir anlatım. Aslında meselem Eco’yu anlatmak değil, onu anlatmak benim gibi fakire mi düşer?! Kitaplar arasında kaybolduğum son üç ayı anlatmak isterdim örnekse. Gelgelelim daha ölçüsü belli bir imgeden söz almak isterim: Labirent. Çok yazarda gördüğüm bir imgeyi anlatmak. Enis Batur’dan Alberto Manguel’e, oradan Eco’ya aklıma gelenler… Sayfalar arasında kaybolduğum şu günlerde ben de kendi labirentimi örmeye çalışıyorum. Farklı kitaplardan birtakım özler alıyorum. Bunun tadı çok başka. Her hikâye, her roman bana kendi labirentini de gösteriyor ve fakat çıkış yolunu vermiyor. Elbette iyi kitaplarda. Kötü kitaplarda çıkış yolu bulmak kolaydır. İyi metinler ise bu akıl oyununu labirente döndürür durur. Bir adım attım artık, geri dönüşü yok. Kayboldum. Bir okur olarak kayboldum. Makbul okur kaybolur, öyle değil mi? Yazarın sunduğu atmosferde kayboldum. Ama dedim ya, ben burada kendi labirentimi de dayatıyorum. Belki bir yol haritası arıyorum ve yorumluyorum. Bu kendi labirentim kaldı ki sadece bana özel yapılmış değil. Elbette iyi yazarların, iyi kitapların ruhlarıyla hareket ediyorum. Metnin bana sunduğu öğeler benim oyuncaklarım. Bazı ayrıntılar örnekse… Keşfetmek belki de işin özü. Birtakım anlam dünyası ararken geçirdiğim vakitte bir çıkış yolu arıyorum. Aslında bu oyun hem acılı hem de keyifli. Hayat gibi. İçinde acı da var, keyif de… İşte tam da bu noktada kendi yönümü çizmemin vakti. Kitaplar biraz da size kendi yönünüzü çizdirmek isterler. Kişi bu dünyada bir yolculuk içinde değil mi? Ben yolumu âlimlerde, mistiklerde, ve de masallarda görüyorum. Kayboluyorum. Böyle. Okuyarak, yazarak nasıl bir yol çizebilirim ki? Bu yol hangi taşlardan oluşur? Sorular… Sorular… Bir roman yazmak mı? Bir hikâye yazmak, şiir yazmak mı? Bir deneme, bir düşünce karalamak mı? Evet, bütün bunları elimden geldiğince yapıyorum elbette. Gelgelelim bu yol yol mudur? Yazmak yol mudur? Yolsa ne sancılı bir yoldur... Şöyle: Her gün sabah kalktığımda elimde bir başka labirent haritası "kitap" ve sonu nereye varacağı bilinmeyen "yazı" histerisi. Bu yol değil açıkçası, bir labirent.

12 Ocak 2026 Pazartesi

Spleen VII

Zaman zaman okuduğum her şeyin yok olduğunu, geriye bana bir şey kalmadığını düşünürüm. Öyle olduğunu düşünmek bende tuhaf bir boşluk hissi yaratır. 

Bellek, ne dipsiz bir kuyudur! 

Ben isterim ki, okuduklarımdan bana bir şeyler kalsın ve yazdıklarıma bu bir şeyler sirayet etsin. 

Bellek, "duygusal", "kısa süreli" ve "uzun süreli" diye üçe ayrılmalı bence. Benim derdim, okuduklarımın "uzun süreli" belleğime kaydolması. 

Bir metni okuduğumda kayıt işlemi ne kadar eksiksiz olsa da, iş hatırlamaya geldi mi, denizde bir damla. 

Bana kalan bu!

Bununla idare etmem gerekiyor. 

Yazı, kâğıdın üzerinde kayarken, belleğimdeki sözcükler de, “ben öne çıkayım” yarışında bana kendilerini dayatırlar. Çok düşünmemek gerekli böyle durumlarda. Bilinç akışına yazıyı bırakmak, spontane bir şeyler çıkarmak...

Öte yandan da yazıya her şeyi boca etmek de bir problem. 

Belli bir mesele üzerinde oyalanıyorsam, o mesele üzerinde aldığım notları çarpıştırmam gerekmez mi?İlk etapta makul görünebilir; fakat bir yazıyı alıntılara boğmak amatörlük değil de başka nedir?!

Nokta yerlerde alıntı yapmak profesyonelliğin bir göstergesidir. 

Bazen de hiç alıntı yapma gereği duymadan elim kâğıdın üzerinde kendiliğinden kayar gider. Yer yer alıntı yapacaksam, çoğunlukla bu alıntıyı aklımda kaldığı kadarıyla yaparım. Bu, en doğal yazma şeklidir sanıyorum. Aksi halde yazı, hem başkalarının sözleri olmaksızın sağlanamaz, hem de okunması güçleşir. Çünkü sürekli alıntı okumak zorunda kalır okur. Bu tatsız bir durumdur. 

Kendi payıma, yazıyı işin doğasına bırakmak (elim kağıdın üzerinde kendiliğinden kayar) en idealidir. Bellek de size bu doğal yazma eyleminizde küçük kıvılcımlar çakacak, size yardımcı olacaktır.




9 Ocak 2026 Cuma

Spleen VI

Pekala yazı nerede başlar, nerede biter? 

Bir işaret fişeğiyle başlar elbette ama nerede biter bir muamma. 

Yazı biter mi? Kuşkuluyum bu konuda. Yazının düşüncelere, duygulara, hayallere nasıl dayandığını tartışmak faydalı olabilir. Bir düşünce, bir duygu, bir hayalle başlayabilir bir yazı. Böyle devam edebilir. Bir harften kelimeye, kelimeden cümleye, cümleden paragrafa, paragraftan dolgun bir metne dönüşen yazı bir mucizedir sanki. Yazı, değiştirir. İnsan değişir. Okumadan önce ile okuduktan sonraki insan o insan değildir. Bir yazı bir insanın düşünce yapısını değiştirebilir ve o insan bu düşünce yapısıyla toplumu değiştirebilir. Şunu da ifade etmekte yarar var: Yazı harekete geçirir. Yazı kimi zaman özgürleştirici olduğu gibi, kimi zaman bağnazlaştırıcı da olabilir. Devrimler yazı ile bitebilir. Kemal Atatürk’ü ele alalım: Devrimi yazı ile (Nutuk) bitirmiştir. Ayrıca yazı okumakla kardeştir. Okumak eylemi olmasa yazının bir anlam ifade etmesi olanaksızdır. Yazı, yazanı değiştirir elbette; ama asıl okuyanı değiştirmelidir. Örnekse bir kitabı okumak çok başka sularda gezdirebilir okuru. Okudukça yazı seni geliştirir, olgunlaştırır. Yazı, senin yazını da değiştirir. Bir yazıya başlarkenki sen, bitirdiğinde aynı sen değildir.  Bunları ayırmak elzem gibidir. Fakat anlatmaya çalıştığım yazı dinamiktir. Her an kıpırdar içinde ve kalemine hoş kıpırtılar döküverir. Velhasıl insanlık tarihinin (tarih yazıyla başlar) en mühim konularından biridir yazı.



6 Ocak 2026 Salı

Spleen V

Hepimiz bir yol üzerinde yürüyoruz. Yazgılarımız bir: Öleceğiz bu yolun sonunda. Fakat ben sonucu değil de süreci düşünüyorum şu vakit. Yol, insanlık tarihinin başat konularındandır. Bazen bir umut bu yolun süreci olabiliyor. İnsan, umut eden bir varlık elbette. Bunu inkâr edemeyiz. Hepimizin umutları var. Bu umutlar gerçekleşmeden mutlu olamayacağımızı düşünürüz. Sürece odaklanırsak mutsuz olmayız gibime geliyor. Süreç çünkü ânı yaşamaktır. Bazen de yol bilinmezlikler saklar içinde. İşte o zaman ruh hâlimiz kötüleşir. Bilinmezlikler ve belirsizlikler insanı depresif bir hâle sokabilir. Uzak durmakta fayda var. Belirsizlik yer yer korkutucudur. Heyecan da verir ama kalbe pek yaradığı söylenemez. Yol çoğu zaman bir keşiftir. Bir kitap gibi yol da kat ettikçe açar kendini. Yol içimize olsun, dışımıza olsun merakla ilerler. Zamandır yol. Kişi oğlunu değiştirir mi? Değiştirir elbet. Birçok şeyi zamana bırakmaz mıyız? Yola çıktığın vakit ile yolun sonu eş değildir. Artık sen yolun sonunda değişmişsindir. Varışta sen sen değildir. Kısacası başladığın im'deki kişi olamaz insan. Dönüşte o im de değişmiştir kim bilir...Heraklitos ne der:

"Aynı nehirde iki defa yıkanamazsın!"


5 Ocak 2026 Pazartesi

Spleen IV

Yazarın git gide kendini akıl almaz derecede abartılı gösterme telaşını anlamak mümkün değil. Ama sanıyorum sosyal medyada bu konuyu eleştirenler de var. Bana kalırsa, iyi edebiyat sosyal medyanın gölge ortamında tutunamasa da, tarihe damgasını mutlaka iyi kütüphanelerde saklanmasıyla vuracaktır. Ve nitelikli okur onu mutlaka bulacaktır. Kitabın yanında kahve olan abartılı fotoğraflara gerek yoktur. Gerçi “Ne zararı var, kitapların tanıtımı oluyor işte!” diyenler çıkacaktır. Olabilir. Bir zararı da olmayabilir. Aksine fayda da sağlayabilir. Gelgelelim kitap bir keşif değil midir? Bir gizemli yolculuğa benzemez mi okumak? Hele kitap bir roman olsun. Spoiler'ı bol paylaşımlar merak güdüsünü bozmaz mı? Merak halbuki sizden emek ister. Şimdilerde roman özetleri de revaçta. Bir kitaba emek vermeden her şeyi elde etmek bana göre değil. Okur, bir romanın ayrıntılarında kaybolmalı. Bir serüvendir ayrıca roman. Bu tür özetlerin bu serüvene ne tür bir katkısı olabilir ki?! Şunu kabul ederim: Bilgiyi nesilden nesile aktarmak geleneksel kütüphanenin işiydi, bugün alternatif kütüphanenin de işi. Fakat alternatif kütüphane her an hayatımızdan kaybolabilir. Bunun önüne geçmek zor. Malum, teknolojiye o kadar güvenmemek gerek. Dijital ve fiziki kitap eşzamanlı saklanmalı. 

Kağıdın hayatımızdan enikonu çıktığı şu dijital çağda bile fiziki kitabın saklanabiliyor olması bir uygarlık göstergesi değil midir?




4 Ocak 2026 Pazar

Spleen III

Ölümü düşünmediğim bir gün yoktur hayatımda. Bunu hem acı bir gerçek olarak anarım, hem de felsefi bir merak olarak düşünürüm. Tarih boyunca en bilinmez olgulardan tekidir ölüm düşüncesi. Biz yaşamlılar ölümün anlamını kavramaya çalışır dururuz binyıllardır. Kaçınılmaz bir gerçek olduğu açık ve fakat bu gerçekliğin ne kadar karmaşık olduğu da muamma. Her insanda farklı tezahür eder elbet bu düşünce.

Bende de tuhaf bir düşüncedir. Şöyle düşünürüm ama kendimi avutmak için: Gözlerim kapandığında sonsuz bir huzura erecektir ruhum. Öte taraftan da kendi ölümümle acı çeker, yazıklarım. Karışık… Dinler… Daha doğrusu tek tanrılı dinler, ölümün bir son değil bir başlangıç olduğunu söylerler. Ölüm sonrası yaşam için bir ömrü bu düstura bağlamak… İnsanlar bunu nasıl yapıyorlar diye merak etmeden duramam.

Sonra bu düşüncelerden kurtulup gündelik işlere geri döner, bir ya da birçok meşgale bulurum kendime. Bu çoğu zaman edebiyattır. Evet, ölüm duygusu içimizde hep olacak. Bu durum kaçınılmaz bir hâldir. Kaçınılmazdır ve fakat ben ölümün kendisiyle değil, düşüncesiyle ilgilenirim daha çok. Düşünürüm ve sonra yazarım.

Öte taraftan bu ölüm düşüncesi beni çalışmaya iter. Ben bu dünyadayım ve bana şu kadar ömür biçilmiştir. Benim bu zaman zarfında hep günlerimi çalışmaya ayırmam gerek. Tuhaf ama ölüm ile çalışmak arasında bir korelasyon kurar bedenim ve elime kalemi, kâğıdı alır; kim bilir ölüm hakkında bir deneme yazarım, şimdi olduğu gibi. Benim için ölüm farkındalıktır. Yaşadığını bilmektir.

Kimi insanlar vardır, yaşadıklarının idraklerine dahi varamamışlardır. Ben bu insanlardan değilimdir. İdrak aslında düşünen insanın bir eylemi değil midir? Değildir. İdrak, sizi tek başınıza kurtarmaz; fakat idrake varan eylem peşinde olmalıdır. Eylem sonuçtur. Ben sonuçlarla ilgilendiğim kadar başlangıçlarla da ilgilenirim. Başlangıç idraktir. Sonuç eylem. Belki de unutmak eylemdir. 

Ölüm'ü unutmak, bir süre…





Spleen II

Hayatın anlamı hakkında düşünüyorum. Tarih boyunca düşünülegeldiği gibi. Kimler düşünmemiş ki hayatın anlamını… Edebiyatçılar, felsefeciler, bilim adamları, sanatçılar, din adamları...Bir organizma nasıl tutunur hayata, bunu da düşünmeden edemiyorum. Bu organizmalar içinde insan, hayata tutunmanın dışında, hayatın anlamı üzerine de düşünmekten geri kalmamış.

İnsanın kendine birtakım anlamlar üretmesi önemlidir. Örnekse edebiyat gibi uğraş alanları edinilebilir. Anlamlar yaratabilir insan kendisine. Aksi halde hayat anlamsızlaşır ve hayatın anlamını insan çok daha kolayca kaybeder. Bu insanı intihara da sürükleyebilir.

Öte taraftan hayatın anlamını tek bir sebebe bağlamak da olmaz. Birçok yaklaşım geliştirilebilir. Birileri hayatın anlamını Tanrı arayışında bulabilir. Kimileri aile bağlarında, kimileri insanlara yardım etmede, kimileri ise bir ihtirasın peşinde koşmak diyebilir. Kuşkusuz hepsi değerlidir ve fakat hepsi de bir kaostur aslında. Yaşamın üzerimize üzerimize acı ile geldiği ortadayken, bir kendini kandırma biçimi bunlar. Fakat hayatta kalmak için de bir sebep!



Spleen I

Nerede boş bir defter bulsam, karalıyorum bir şeylerr. Şimdi de Zaman'a takıldım. Nedir bu bekleyiş, akıl alır gibi değil. Zaten şu kuruyup tekrar bozulan sonsuz evrende biz akıllı varlıklar olarak, daha doğrusu sınırlı varlıklar olarak, hakikati nasıl kavrayabiliriz ki? Her eylem, her söz boştur sonsuz evren ve gezegenler karşısında. Yaşayıp gidiyoruz; yaşayıp göreceğiz. Ölüm'e kadar böyle.

Peki sonra? Ölüm bir muamma biz sınırlılar için. Sonsuz bir yokluk. Bunu bizim kavramamıza imkân yok. Gene de Nazım ne diyordu: “Hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşamak!” Sanıyorum elimizdeki tek şey yaşamak. Doğru yaşamak. Peki nedir doğru yaşamak? Bana kalırsa, ölüm duygusu içinde olan insan kötülük yapmamalı.

Yaşar Kemal ölmeden önce Zülfü Livaneli’ye “Biz namuslu yaşadık,” demiş. Evet, tek eylem namuslu yaşamak olmalı. Benim öyle mistik inançlarım yoktur. Fakat namuslu yaşamaya inanıyorum. Ki kimsenin hakkına-hukukuna girmeden yaşamak namuslu yaşamak değil midir? Böyle!




14 Ekim 2025 Salı

Ölüm'e Ç(a)lışmak

I
şu dağılıp kurulan evrende
                           yalnızdır insanoğlu
ey, saygı değer göğe bakanlar

II
geçmişte geçen bir ânı hatırla
                           1930’lar 1940’lar say
                                  ne kadar sessiz ve usul değil mi?
                   şimdi hepsi ölü kırıntıları

III
ertesi gün yardımına koştuğun insanlık
                                   çıkar mı dersin yarına?

IV
dinginlik değil miydi aradığın?

V
ürperti içinde çıkılan yol
                        tek başına biter mi?

VI
vahşiliğin ıssız senfonisi

VII
-ne yazıyorsun ey şair
-ölüm’e (ç)alışıyorum


Not:
REQUİEM adlı kitap dosyamdan



Çığlık

 I
dünyanın var olduğu gerçeği
                                          delici
                    ölmüş babanın ses vermesi bir çocuğa
                         hazin

II
geçkin bütün bu eller
                           sonra yakışmıyor yaşlanmak insana

III
yeşil bir biblo nasıl da iç açıcı
                                 ve evren nasıl da büyük bir şaka
yokluk her saniyede

IV
conatus diyordu Spinoza
                   var olma arzusu
             doğan o ikizin yan yanalığı
                    ve fakat nedir bu sonun başlangıcı?

V
bir çığlık değil mi
                         beş vakit ezan hayata

Not: REQUİEM adlı kitap dosyamdan.