Bir ada hikâyesi miydi o?*
Volkan Öten
Tefrika
8 Eylül 2026 Salı
Eski Bir Roman Kahramanı
31 Ağustos 2026 Pazartesi
Yağmur Akşamı
Sisli ve yağmurlu bir İstanbul akşamında
yirmi yılı
aşkın zaman sonra o senin varlığın
ve sonsuzluğuna eriştiğim orman.
Nasıl da konuştu içime. Yazmadan duramadım.
Sana adayacağım sevgilimm.
Ve şehrin bütün ışıkları yağmur damlalarının içinde titrerken
Sen ve ben
İkimiz
Sonsuzluğun içinde birbirini arayan iki kalp
Yan yana yürüyorduk o uçsuz bucaksız derin ormanda
Yağmur saçlarına düşüyordu sevgilimm
Ben her damlada sana yeniden yeniden âşık oluyordum
Sokakların sesi çok uzakta kalmıştı
İstanbul susmuştu ve
Yalnızca ayaklarımızın altında ezilen yaprakların hışırtıları
Kalbimin sana doğru hızlanan sesi sonra
Ah, durduralamayacak o atış
Bitimsiz olmasını istediğim o orman ve yağmur akşamında
Sevgim de o kadar sonsuzdu
Nereye gittiğimizi bilmiyorduk belki
Yirmi yıl sonra henüz ilk
İlk defa yolun sonunun nereye varması benim ilgimi çekmiyordu sevgilimm
Çünkü sen yanımdaydın
Ve seninle yürüdüğüm her yol
Varılacak bir yerden çok
Yaşanacak bir ömürdü
Üşüyordum sevgilim biliyor musun?
Ama ellerini tuttuğum o anlarda
Bütün ıslaklığım kalbine doğru buharlaşıyordu
O uçsuz bucaksız ormanda beni ısıtan
İstanbul'un sisini dağıtan
Yağmurun hüznünü parçalayan
Gözlerinin parlaklığıydı sevgilimm
Zaman zaman durup birbirimizin yüzüne bakıyorduk
Ne çok özlemdi orman değil mi sevgilimm?
Yağmur durmamacasına yağıyordu
O an farketmedin sevgilimm
Gözyaşlarım karıştı yağmurun sularına
Yirmi yıl sonra gözlerimden akan
Hüzünle sevinç arası bir duyguydu
Gelgelelim ki sevgilimm içimde tuhaf bir bahar habercisi vardı
Sanki bütün o baharı iki bedende yıldızlara bakarak geçirecektik
Biliyordum ümit ediyordum ama nedense söyleyemiyordum
Ve fakat bütün yirmi yılın yükünü atmış haykırmak istiyordum
Sonra düşündüm:
Aradan yıllar geçecek başka mevsimlerde başka yağmurlar yağacak
Çok başka aşklara ev sahipliği yapacak bu uçsuz bucaksız derin orman
Ama ben her yağmur çiseltisinde senin zarif adımlarını anımsayacağım
Sisli ve yağmurlu bir İstanbul akşamıydı
Uzayıp giden orman
Kısalan ömürler ve bitimlilik
Nasıl da hüzünlüdür değil mi sevgilimm?
Ve fakat her şeye rağmen aşkın sonsuzluğu diyordu içim
Bazı akşamlar bitip gitmez sevgilimm
İnsanın kalbine işlenir gonca gonca
Bir gün o ânı hatırlayacaksam şöyle bir dize yazmalıyım
dedim
Şair refleksiyle sevgilimm:
O yağmur akşamında
Kalbimin en karanlık günlerime
Güneş gibi doğan senin aydınlığındı
Varlığın…
Her anımsamada içime çekeceğim
31 Ağustos 2026
28 Ağustos 2026 Cuma
O An: Kavuşmalar Senfonisi
Yirmi sene sonra bana doğru geldiğin o anı düşünüyorum
sevgilimm
Yılların içinden geçip biriktirdiğimiz bütün
özlemleri, sustuğumuz bütün cümleleri ve
Birbirimize söyleyemediğimiz bütün sevgi sözcüklerini döktüm dilimden
Yirmi yılın dökülüşü nasıl da hüzünle aktı içimden
O anda aklımın sinemasından geçti bütün geçmiş an an
Senin o bakışın işte sanki ruhun sonsuzluğu bir bakıma
Yirmi yıl boyunca hayalini kurduğu bir kavuşma insana pembe bir düş gibi gelmez
mi?
Ve ben senin kalbinin bir köşesinde saklanmışsam
Ve sen her sabah biraz daha büyüyen bir özlemle uyanmışsan
Bana gelmenin ağır yalnızlığını yaşamışsan içinde şimdi çoksun inan bana
sevgilimm, çok
Ve ben de o yalnızlığın içinden kurtulup o ana odaklandığımda çokluğumu
hissetmiyor muyum sanıyorsun?
Sen ben artık çoklarcayız sevgilimm
İstanbul'un bütün sokakları konuşmaya başladılar ağır
ağır o gece sabaha kadar
Ne çok yalnızlıktı şehir benim için bir bilsen sevgilimm
Dünyanın bütün sesleri bir anda susacaktı sen geldiğin
için
Ben yalnızca senin bana doğru attığın her adımın sesini duyacaktım
Yalnız sen sevgilimm yalnız sen ve senin ayrıcalıklı seslerin güzelliğin
Yıllar da geçse o his kalbimde yaşlanmıyor kadınımm
Zaman saçlarına, yüzüne, ellerine dokunsa bile tuhaf bir ayrıntı seziyorum
sende
Ruhunun ruhuma dokunduğu o incelik değil mi seni bana bağlayan?
Hoş geldin sevgilimm nicedir bekliyordum hoş geldin
Geçmişte kalan bütün ayrılıkların, bütün suskunlukların, bütün yanlış
zamanların ve
Bir türlü aynı yerde buluşamayan hayatlarımızın aslında bizi bu ana
hazırladığını düşüneceğim
Bu bir kavuşmalar senfonisi
İşte o an bütün sarılma isteğimi, bütün özlemi, bütün
sevgiyi ve bütün kırgınlıkları tek bir nefeste içime çekerek sana nasıl
aktığımı hatırla
O sarılış, yirmi yıl boyunca birbirini arayan iki
kalbin nihayet aynı yerde buluşması oldu
O sarılışta geçen bütün zamanın hesabı kapandı geceler anlamını buldu
Ve şimdiden bakınca o özleme sevgilimm yılların
bekleyişini kim bilir kaç defa yazıp yazıp sildiğim romanlarda gezmedim mi?
Ah, o ayrılık içimdekileri sayfalara harf harf dayatmadı mı
onca yıl?
İşte ben en çok o anı seviyorum hayalimde
Senin yirmi yıl sonra bana doğru geldiğin o an
Benim bütün geçmişimi gözlerimin önünden geçirip sana doğru yürüdüğüm ve
sonunda
Ellerinin ellerime, gözlerinin gözlerime, kalbinin kalbime değdiği o birkaç
saniye
Seni yirmi yıldır bekleyen bütün gecelerimle
Bütün dualarımla, bütün özlemlerimle,
Ve işte sana söylemek için sakladığım sözler harflendi içimde
Sunuyorum çiçeğim, kazınsın kalbine:
Ve eğer bir gün yollar biter de
Aynı sabaha uyanırsak,
Bütün uzaklar
Bir tek gülüşünde eriyip gidecek
23.08.2026
17 Ağustos 2026 Pazartesi
Düşülke
A.'ya...
Çocukluğum, ilkgençliğim, yetişkinliğim
senin güzelliğinde yaşam buldu. Ve fakat sana
bu şiiri adamaktan başka bir şey yapamadım.
Bağışla beni!
Sadece sana yazdığım şiirlerden bir
kitap yapacaktım
Şimdi o anı içimde buruk bir şiir gibi ansıyorum
Senden sonra bir düş ülkesi kurdum
içimde
Sokakları, caddeleri, oranın göğü yeri sen kokan
Geceleri gözlerinin kısıklığında ağlayan bir ülke
Bir tek sen ben o uzak masal aleminde bir arada
Orada zaman durmuş sanki sevgilimm
Saatler senin görüntünü donduruyor ve
Her sabah ben yeniden âşık oluyorum o gözlerine
Bir evimiz var misal, deniz geçiyor
içinden
Penceresine ay doğuyor her akşam hüzünle
Orada özlem de yok sevgilimm, nasıl bütünüz iki bedende
Sonra sen sabah gün doğumundan
dönüyorsun açılıyor gönlüm
O anda sanki bütün dünya susuyor sadece sen konuşuyorsun kalbime
Sevgilimm
Belki o ülkede doyamadığım ellerine
doyuyorum
Başını omzuma koyduğun an yalnızlığımdan kurtuluyorum
Ne uzaklık var ne ayrılık o düşülkesinde kavuşmanın sonsuz evreni
Zaman zaman gerçeklerden kaçıp o
ülkeye sığınıyorum işte
Düşler ve gerçekler aynı olmazmış sevgilimm ne acı değil mi?
Ama düşler diyorum ve gözlerimi
kapatıyorum sen çıkıyorsun karşıma
Yine yeni yeniden sen ve her gün sabahtan akşama seni yürüyorum şehrin ücra
yerlerinde
Gelgelelim ki gelgelelim sevgilimm
istiyorum ki bir gün o ülke düş olmaktan çıksın
Huyun huyuma huyum huyuna uysun sonsuz güzellikler serelim dünyaya
Ve güzelimm, çiçeğimm
Mis kokulu kadınmm
Benim en güzel ülkem hep sana çıkan yollar sevgilimm
İşte o zaman uzanıp sonsuz bir göğü tutuyor kalbim
O göğün sonsuzluğunda senin güzelliğin
12.08.2026
3 Haziran 2026 Çarşamba
Saf ve Düşünceli Romancı Üzerine (S)empatik Bir yazı
Otuz yıldır roman okuyorum. Bu otuz yıl içinde okuduğum romanların bana kazandırdığı en güzel şey, ötekiyle kurduğum empati duygusu oldu. Günümüzün gereğinden fazla politik hayatında en çok eksik olan taraf sanıyorum bu öteki ile kurulan ilişki olmalı. Bir nevi önyargı. Bu romanları okumasaydım yine de bu empatiyi kurabilir miydim; bilmiyorum, fakat zaman zaman bu empati duygum bende inanılmaz derecede hassasiyet oluşturduğunu hissediyorum. Ve empati insanı üzebiliyor. Çünkü başkalarının acıları ile bir yoldaşlık, soydaşlık, artık adına ne koyarsak koyalım, insanı diplere sürükleyen bir durum. Elbette, bu durum coğrafya ile alakalı. Türkiye, empati kurduğum ötekiler ülkesi.
Öte taraftan da kendime yeni bir dünya kurmak için de okuyorum romanları
ben.
Gérard de Nerval’in “Rüyalar ikinci hayatlardır,” söylemi bende en çok
romanlarda yerini buluyor. Orhan Pamuk da söze şöyle başlamaz mıydı:
“Romanlar ikinci hayatlardır,” diye.
Bu ikinci hayatlar insanda bir kaçış duygusuna yol açabiliyor. Bu, iyi!
Bu kaçış, gerçek dünyadan daha gerçek bir dünyada yaşamak isteme isteği
olabilir mi?
Orhan Pamuk şöyle söylüyor:
“Roman okurken de, tıpkı rüya görürken olduğu gibi, karşılaştığımız şeylerin
harikuladeliği bazen bizi öylesine çarpar ki nerede olduğumuzu unutur, tanık
olduğumuz hayali olayların içinde, kişilerin arasında sanırız kendimizi. Öyle
zamanlarda, romanlarda karşılaştığımız ve keyfini çıkardığımız hayali dünyanın
gerçek dünyadan daha gerçek olduğunu hissederiz.”
Orhan Pamuk’un bu ‘ikinci hayat’ dediği romanlarda başka bir dünya
yaratmaktan okur olarak şikâyetçi olmayız hiç. İkinci hayat bize gerçeklikten
daha gerçek gelmesi bir yanılsamadır kuşkusuz, gelgelelim bu yanılsamanın
bilincinde değildir okur. Eskiler ‘sürüklenme’ derlerdi. Romanlar sizi bu yeni
kurulan dünyaya sürükler. Rüyaları da gerçek sanarak görmez miyiz zaten?
Gelgelelim daha derinlerde aklımızın bir yanı romanlarda kurulan dünyanın
gerçek olmadığını bilir. Pamuk gibi söylersem, bu çelişen şeylere aynı anda
içtenlikle inanabilme yeteneği insanda mevcuttur.
Tam da burada şunu belirtmek isterim: Orhan Pamuk’un tanımladığı gibi, ben
de, pek çok roman okuma tarzını romanlar okuya okuya tecrübe etmişimdir.
Konumuz Saf ve Düşünceli Romancı olduğu için, Pamuk’un roman okuma
tecrübelerinden hareketle, burada bir alıntı yapmak yerinde olacaktır:
“Bazan mantığımızla, bazan gözlerimizle, bazan hayat görüşümüzle, bazan
aklımızın küçük bir kısmıyla, bazan kendi istediğimiz gibi, bazan kitabın
istediği gibi, bazan da bütün gücümüzle okuruz.”
Yine Pamukvari söylersem, ben de romanları kendimden geçerek okumaktayım.
Peki roman okurken zihnimizden neler geçer?
Saf ve Düşünceli Romancı’da beynimizin birçok işi bir arada yapma
alışkanlığı hemen ilgimi çekti. Roman okurken daha önce ayırdına varmadığım (belki
de işin doğası gereği) birçok şeyin farkına vardım. Mesela roman okurken, bir
yandan da çayın demini almasını bekler beyin.
“Tıpkı araba kullanır gibi,” der Pamuk:
“Düğmelere, pedallara bastığının, vites değiştirdiğinin, direksiyonu sağa
sola pek çok kuralı koymak üzerine çevirdiğinin, yol işaretlerini okuyup
anlamlandırdığının ve trafiği denetlediğinin farkında olmayan bir sürücü
gibiyizdir roman okurken.”
Bu iş otomatiğe bağlanmıştır ve böylece roman okuma eylemi sırasında
çoğunlukla ayırdına varmayız.
Roman okurken manzarayı seyreder (Pamuk’un değimiyle), hikâyeyi takip
ederiz.
Kitapta Pamuk, filozof Ortega y Gasset’in bir sözünden bahseder:
“Macera romanlarını, şövalye romanlarını, ucuz romanları (bu listeye
dedektif romanlarını, pembe aşk romanlarını, casus romanlarını vs.
ekleyebiliriz) bundan sonra ne olacak diye okuruz. Modern romanı ise atmosferi
için okuruz.”
Gasset’e göre sürükleyici aşk ve macera romanlarından daha değerli olan
roman, içinde çok az hikâye olan atmosfer romanıdır. Fakat okuru ister hikâyesi
ve hareketi çok olsun, ister manzara resmi gibi hikâyesi az olsun; bir roman
hep aynı merak duygusuyla okunmaz mı? Bir nevi hikâyeyi takip etme alışkanlığı
yok mudur? Kelimeler resimlere çevrilerek okunur ve bu böyle sürüp gider.
Pamuk’un değimiyle:
“Hikâye, pek çok eşyanın, sesin, konuşmanın, hayalin, hatıranın, bilginin,
düşüncenin, olayın, sahnenin tasvirinin içinden yavaş yavaş karşımıza çıkar.”
Bu yüzden romanlar kanımca dikkatlice okunmalıdırlar. Kelimeleri kafamızda
resimlere çevirmek önemli bir ayrıntıdır.
Bir başka konu, “Acaba yazar romandaki olayları yaşamış mıdır?” sorusu.
Roman okurları bir yandan metni takip ederken, bir yandan da yazar hakkında
böylesi sorulara takılırlar. Acaba yazar anlattığı şeyi ne kadar doğru
anlatmıştır? Kurgu kısımlar ya da gerçek kısımlar nelerdir? Hiç kuşkusuz
bunları ayırmak, etle tırnağı birbirinden ayırmak kadar zordur. Fakat gene de
sormadan edemez okur.
Masumiyet Müzesi için ben de saf tarafımla sorarım: “Orhan Bey, Siz bunları
gerçekten yaşadınız mı?” diye. Romanları sevmek biraz da yazarın özel hayatını
merak etmekle eşdeğerdir. Pamuk ise şöyle cevaplıyor bu soruyu:
1. “Hayır,
ben kahramanım Kemal değilim.”
2. “Ama
romanımı okuyanları Kemal olmadığıma asla inandıramam.”
Yazarın iki maddede verdiği cevap bana, Ahmet Mithat Efendi’nin bir romanını
tefrika ettiği arkası yarın hikâyesini anımsattı. Mithat Efendi, o gün yayımladığı
tefrikada kahramanını öldürür. Sonuç: Ertesi gün gazeteyi basarlar. Öylesine
inanarak okumuşlardır ki tefrikayı, gazetede bir tatsızlık çıkar. Ertesi gün Mithat
Efendi öldürdüğü kahramanını (okuru da bilgilendirerek) bir yanlışlık olmuş,
diyerek tekrar hayata, o romanlardaki yalan dünyaya getiriverir. Romancı da ne
söylerse söylesin, (belki de Kemal yazarın bir karışımıdır) okurun buna
inanması büyüyü bozabilir. Roman kurmak, biraz da, büyülü bir atmosfer yaratmak
değil midir zaten? O büyülü dünyada okurun saf tarafı ağır bastığında bu soru
da kaçınılmaz olmalı.
Peki, romanları hep saf halimizle mi okuruz? Elbette hayır!
Romanları gerçeklik duygumuzla, analitik düşünce ile, ya da mantığımızla da
okuruz.
Evet, Masumiyet Müzesi’nde Orhan Pamuk’tan izler vardır. Biliriz bilmesine
de aklımızın bir tarafıyla da, bu bir kurgu diyebiliriz. Galiba, bu kurgudur,
diyebilmek okurluğumuzun düşünceli tarafını harekete geçirmektir.
Bu sebeple, otuz yıllık roman okurluğumda, Orhan Pamuk’un Saf ve Düşünceli
Romancı adlı kuram kitabı bende önemli yer tutar. Bu kitap, bundan önce hep
yapageldiğiniz fakat birçok şeyi soramadığınız birtakım sorular sordurtuyor
roman okurlarına. Bunu önemli buluyorum.
Saf ve Düşünceli Romancı, (roman okuma ya da roman yazma deneyimi diyelim)
Orhan Pamuk’un deneyimleri üzerinden anlatılan bir kitaptır. Bu yüzden de bir
romancının deneyimleri üzerinden yazılan bir kitabı okumak size yeni kanallar
açabilir. Bu biraz da yaptığımız bir işin, bir eylemin bir başka yazarda
biçimlenmiş ve bize sunulan hazır bir tecrübesi diyebiliriz. Roman okumak kadar
kuram okumayı da iş edinmiş bir okur olarak, Orhan Pamuk’un roman dünyasıyla (s)empati
kurmak ve onun geçtiği evreleri izlemek oldukça verimli bir tecrübe elbette.
Pamuk da şöyle yazmış sonsözünde:
“Romanlar hayatı, insanları tanıdığımız için değil, başka romanları, roman
kuramını tanıdığımız ve bu kitaplarla bu kitaplar gibi konuşmak istediğimiz
için yazılır.”
İşte ben de Orhan Pamuk’un Saf ve Düşünceli Romancı’sını bu hislerle okudum.
Bu hislerle yazmak istedim. Bu (s)empatiyi kurabildim. Siz de kurun isterim.
Not: Bu yazım Edebiyat Burada kanalında yayımlanmıştır.
2 Haziran 2026 Salı
Saatler
Henüz sabahtı. Sabah sekiz. Bir cumartesi günü.
Dadım, her zamankinden
daha erken uyandırmıştı bizi. Kahvaltı için babaannemlere, üst kata çıkacaktık.
Dadım beni uyandırdıktan sonra hemen yataktan kaktım. Dün ablamla gene kavga etmiştik.
Anne ve babamın odasına koştum hemen. Annem tuvalet masasında saçını tarıyordu.
“Günaydın şeker çocuk,”
dedi annem. Cevap vermedim. Başımı öne eğip, ablamı işaret ettim.
“Ne o, yine kavga mı
ettiniz?” dedi annem.
“Hayır!”
“Ne var peki?”
“Ablam benimle oynamıyor,”
dedim.
“Ah be yavrum, ah be
çocuğum. Daha sabah. Hem, ablan yeni uyandı. Rahat bırak kızı.”
“Ama annee!”
“Haydi hazırlan, Zeynep
Teyzen seni hazırlasın. Babaannenlere çıkacağız, bugün cumartesi,” dedi annem.
Sesinde tatlı bir hava vardı.
Dadım, kıyafetlerimi
çıkarırken yüzüm kızardı. Bir çırpıda akşamdan ütülenmiş pantolonumu giydim. Sonra
dadım beyaz bir gömlek geçirdi üzerime. Ablam artık büyümüştü ne de olsa. Artık
kendi başına hazırlanabiliyordu. Bir an yanımıza geldi.
“Zeynep Teyze, saçımı
örer misin?” dedi ablam. Ben yatak odamızda koltuğa oturdum ve futbolcu kartlarıma
tek tek bakınmaya başladım. Zeynep Teyze, ablamın saçlarını örüyordu. Uzun uzun
onları izlemeye başladım. Babam da henüz uyanmış ve ablamla benim odama, Zeynep
Teyze’nin ablamın saçını ördüğü koltuğa oturmuştu. Ablam on üç yaşındaydı.
“Dadısı güzel kızımın
saçlarını mı örüyor bakalım?!” dedi babam.
“Babacığım!” dedi ablam.
O sırada annem de saçlarını taramış ve bizim odamıza gelmişti.
“Mehmet, haydi çıkalım,” dedi
annem babama.
“Hazır mıyız çocuklar?”
dedi babam.
“Hazırız hazırız,” dedi
Zeynep Teyze.
Merdiveni çıkıyorduk.
Sıra sıra sarmaşıklar üst kata kadar uzamışlardı. Ablam trabzanların tozunu
eliyle alarak basamak basamak merdivenden yukarı çıkıyordu. Annem geride
kalmıştı. Sonra birden bire annem geri döndü.
“Ne oldu Yıldız?” dedi
babam.
“Akşamdan hazırladığım
börekler…”
“Tamam tamam,” dedi
babam.
Biz; babam, ablam ve ben
yukarı kata çıktık.
Saat dokuzu vuruyordu.
Babaannem karşıladı bizi.
Dedem de mutfaktaydı. Birtakım sesler işitiyordum. Yine ayaküstü bir tamir
yapıyordu dedem. Evin her eksiğini gediğini giderirdi. Sonra o da salona geldi.
Çok büyük bir salondu burası. Ortada yuvarlak bir yemek masası vardı. Pencere
kenarında sallanan bir sandalye. Dedem zaman zaman buradan Boğaz’ı izlerdi
yakın dürbünüyle.
“Öp dedenin elini,” dedi
dedem. Öptüm. Sonra babaannemin de elini öptüm. Bayram değildi.
“El öpenlerin çok olsun,”
dedi dedem. Merdivenlerden bir ayak sesi işitiliyordu. Annem börekleri bir
tabağa koymuş, yukarı kata, babaannemlere getiriyordu.
“Günaydın anne,” dedi
annem. Babaannemi öptü.
“Baba, nasılsın?” dedi
annem.
“İyi kızım, haydi geçin.”
Kahvaltı masasına geçtik.
Cumartesileri biz ailecek babaannemlere giderdik. Birlikte kahvaltı eder, zaman
öldürürdük.
Büyük bir pencere vardı
önümüzde. Köprüden geçen arabaları seçebiliyorduk. Yalnız etrafta yerleşik alan
yoktu. Her yer yeşillik. Bu sayfiye yeri Çengelköy’ün sırtlarıydı. Etrafta hiç
bina yoktu…
Kahvaltıya geçildi…
Zeynep Teyze masayı hazırlamada yardım ediyordu anneme ve babaanneme. En son o
da bizimle kahvaltı sofrasına oturdu. Çaylar içildi. Ben süt içtim. Ablam çayı
sütlü içti. Uzun uzun konuşuldu. Dedem, “Dersler nasıl bakalım?” dedi bana.
Ablam, “Dedeciğim, Kubilay çok tembel. Nasıl olsun? Derslerine hiç çalışmıyor,”
dedi. Yüzüm kızardı. Ablam çok çalışkandı. Bunu her defasında yüzüme vurması
beni ağlatıyordu. Masadan kalktım. Bahçeye çıkacaktım. Dedem izin vermedi. Ben
de gittim ablamın saçını çektim… Babam
hiç kızmazdı böyle şeylere. Daha çok keyif alırdı. Annem beni azarladı.
“Saygısız,” dedi. “Otur bakayım.”
Babam, “Kahvaltını yap,
haydi oğlum!” dedi. Dedem bu arada kendi eliyle yaptığı vişne reçelini ekmeğine
sürüp yiyordu. Babaannem kızarmış ekmeğine tereyağı sürdü. Babam, Zeynep Teyze’den
babaannemin eliyle yaptığı vişne likörünü dolaptan alıp masaya getirmesini
istedi… Annem, “Sabah sabah içilir mi hiç Mehmet?” dedi. Babaannem, “Kahvenin
yanında fena olmaz Zeynepciğim, bir kadeh de bana getirir misin?” dedi. Uzun
uzun oturuldu. Babam bir sigara yaktı. Evin ön balkonundan uzakları seyrederek
tellendiriyordu.
Dedem de kahvaltısını
bitirmiş, bahçeye çıkmıştı. Bahçe bakımlıydı. Sadık Efendi yine kuru taşları
suluyordu. Henüz sabahtı. Sabahtı ve çiçekler… Ekseri akşamları sulanırdı
çiçekler. Dedem genelde kendisi sulardı çiçekleri.
“Sadık Efendi akşam
Çengelköy merkezde bir arkadaşımla buluşacağım,” dedi dedem, “Çiçekleri akşam sen
sularsın artık.”
“Elbette Kaptan Bey,
gözün arkada kalmasın,” dedi Sadık Efendi.
Saat onu vurdu.
Bahçeye bakan havuzun
yanı başında ablam çakıl taşlarıyla oynuyordu. Sabah bozuşmuştuk ama ablamı çok
seviyordum. Hele onunla oyunlar oynadığım vakit zamanın nasıl geçtiğini
anlamazdım. Yanına gittim… Fakat dedim ya sabah bozuşmuştuk… Ablama dedim ki,
“Ablacığım, haydi Vikingcilik oynayalım!” Kabul etmedi. “Sen kendin oyna,”
dedi. “Yalnız başıma çok sıkılıyorum ama,” dedim. “Hem, birazdan ödeve
oturacağım,” dedi. Havuzun başından kalktı ve bahçe masasında duran ders
kitaplarını açtı, oturdu ve çalışmaya başladı. Etrafta hiç ev yoktu. Olsaydı
belki benim gibi çocuklar da olurdu. Yoktu. Futbolcu kartlarımdan bir oyun
ürettim kendi kendime. Her takımların oyuncularını yan yana dizmek. Babamdan
dolayı Fenerbahçe’yi tutuyordum. Hemen o yılın kadrosunu topladım. İlk on bir
şöyle oldu:
1-Toni
Schumacher
2-İsmail
3-Semih
4-Nezihi
5-Müjdat
6-Turan
7-Hakan
8-Rıdvan
9-Hasan
10-Oğuz
11-Aykut
Bütün takım tamdı. Şimdi
sıra diğer takımlardaydı. Böylece bir saat geçmişti. Saat on biri vurdu. Ablam
mola vermişti bu arada… Havuzun başından kalkıp ablamın yanına gittim. “Abla,
oyun oynayalım mı?” dedim. Ablam bu defa daha sert tersledi beni.
“Görmüyor musun, kitap okuyorum!”
“Ders çalışacaktın?!”
“Ders bitti,” dedi
“E, hadi oyun oynayalım o
halde,” dedim.
“Kitap okuyorum,” dedi.
Dedem ve babaannem
bahçeye girdiler. Annemle babam eşlik ettiler onlara. Çay içiliyordu. Ablam
kitap okuyordu. Dedem atıldı.
“Senin dersin yok mu
bakayım?” dedi.
“Var.”
“Neden sen de ablan gibi
çalışmıyorum?”
Bir hışımla evin içine
doğru koştum. Bahçeyi geçtim ve kapıdan içeri girdim. Uzun koridoru yürüdüm.
Sonra yavaşladım. Sağlı sollu yağlıboya tablolar, gravürler ve birtakım çerçeve
fotoğraflar. İzledim bir vakit onları. Koridorun solundan ikinci bir koridora
çıkan yere geldim. Burada amcamın odası vardı… İçeride kitap okuyordu… Kapı
aralığından bir vakit onu izledim ve uzun koridoru yürüdüm. İkili kapıyı açtım
ve salona ulaştım. Dedemin gramofonu vardı. Birtakım plaklar… Fişini taktım.
Gramofonun kafasını kaldırdım. Yuvarlak bölge dönmeye başladı. Kafayı indirdim,
yuvarlak bölge durdu. İlhan İrem’in ‘Boşver Arkadaş’ adlı albümünü yuvarlak
kısma yerleştirdim. Kafayı tekrar kaldırdım. Plağı yerleştirdikten sonra iğneyi
plağın üzerine doğru kapadım. Tuhaf cızırtılı sesler geliyordu. Parmaklarımla
plağı rahatsız ediyordum. Tuhaf sesler işitmek bende hınzır bir duygu
yaratıyordu. Sonra plağı bir daha rahatsız etmedim. Uzun uzun İlhan İrem’i
dinledim. Bu arada, futbolcu kartlarım elimde, bir yandan duygulu müziği
dinlerken diğer yandan kartlarıma bakıyordum… Plak çaldı çaldı ve durdu. Bir
süre sonra dedemin manzara koltuğuna oturdum. Sallanan sandalyesine…Bir vakit
sallandım, durdum. Dedemin yakın dürbünü
vardı. Boğaz’dan geçen şilepleri izledim dürbünle. Sonra sahil şeridindeki
otomobilleri saydım. Boğaz Köprüsü’nden geçen otobüsleri seyrettim. Bir süre
sonra bu eylemlerimden de sıkıldım. Merdivenlerden aşağı indim.
Öğlen güneşi tepedeydi.
Yakıcıydı. Sıcacıktı. Birazdan öğlen uykusuna yatılırdı.
Hiç arkadaşım yoktu. Okulda
edindiğim arkadaşlarım bize gelmeyi göze alamıyorlardı. Uzaktı okulumuz. Beni
dadım her sabah okula bırakırdı. Mehmetçik İlkokulu. Dedem de arkadaş sevmezdi.
Onlar yalnızlıklarında mutluydular. Ya ben? Yalnızlıktan kendi kendime oyunlar
üretiyordum…
Saat on ikiyi vurdu.
Salondan çıktım. İkili
kapıyı açtım, koridoru yürüdüm. Sağa döndüm, amcam yazı yazıyordu. Odasına
gizlice baktım ve koşarak ikinci koridoru geçtim. Kapı bahçeye açılıyordu. Açtım.
Hemen kapının başında annem.
“Haydi, öğle uykusu,”
dedi.
Ablamın yanına gittim.
Kitap okumuyordu. “Ben biraz uyuyacağım,” dedi bana.
Sıkıldım.
“Haydi, sen de uyu
Kubilay!” dedi babaannem.
Herkes uyuyordu. Nasıl da
sıkılıyordum. Annem ve babam misafir odasında uyuyorlardı. Yanlarına gittim. Büyük
bir yatakta iki kişi yatıyorlardı. Ben de aralarına yattım… Yavaş yavaş öğle
uykusu bastırıyordu. Yazdı. Sıcak. Ablam salonda kanepeye yer yapmıştı. O da
uyukluyordu. Ben bir süre sonra annemin ve babamın yanından kalkıp ablamın
yanına, salona gittim. Ablam uyuyordu. Usulca yaklaştım. Saçını çektim. Birden
ablam çığlık attı. Ayağa kalktı, beni kovaladı. Sonra gülmeye başladı.
“Haydi, oyun oynayalım,”
dedi.
“Ne oynayacağız?” dedim.
“Bak sana yeni bir oyun
öğreteceğim.”
“Nedir?” dedim.
“Otomobil saymaca!”
“Peki, nasıl oynanır bu
oyun ablacığım?”
“Ben sana öğretirim,”
dedi, “Git dedemin dürbününü getir.”
Bir çırpıda masanın
üzerinde olan dürbünü ablama getirdim. “Boğaz’a bak!” Çıplak gözle Boğaz’a
baktım. “Boğaz’a bakamıyorum abla, güneş gözümü alıyor,” dedim. “Öyleyse sahil
şeridine bak bakalım,” dedi.
“Ne görüyorsun?”
“Yol,” dedim.
“Yoldan neler geçiyor?”
“Otomobiller ablacığım.”
“Şununla bak, dürbünle.”
Dürbünü elime aldım.
İzlemeye başladım. Ablam, “Otomobilleri izle, tamam mı?” dedi. “Bir de renk
tut.”
“Ne rengi?”
“Tut işte bir renk.”
“Tuttum,” dedim.
“Hangi renk?”
“Beyaz!”
“Ben de sarı,” dedi
ablam.
“Şimdi saymaya başla. Ben
zaman tutacağım, oldu mu? Beş dakikada en çok hangi renkteki otomobiller geçecek,
say bakalım.”
“İki adet beyaz otomobil
geçti ablacığım,” dedim.
“Saymaya devam et,” dedi.
“Şimdi de bir sarı.”
“İkiye bir öndesin,” dedi
ablam. Sonra iki adet sarı otomobil geçti. Ablam üç iki öne geçti. Sonra bir
beyaz iki sarı… Beş üç oldu. Üç sarı daha. Sekiz üç.
“Son saniye de doldu,”
dedi ablam.
Kazanmıştı. Kazanmıştı
ama ben oyunu çok sevmiştim… Fakat sarı otomobiller neden daha çok geçiyordu?
Anlam verememiştim.
Güneş kızgınlığını daha
fazla vurmaya başladı. Saat de ikiyi vurdu. Bu saate kadar ablam beni hep
yenmişti. Yüzüm düştü. Tam bu ara dedem yatağından kalkmış, salona, sallanan
koltuğuna oturmak üzere bize doğru yürüyordu. Oturdu ve benden dürbünü istedi.
Koşarak dürbünü dedeme götürdüm. Uzun uzun yakın dürbünüyle uzakları izledi.
Sonra bana döndü.
“Derslerine çalıştın mı
bakayım sen?”
“Bugün cumartesi,” dedim.
O sıra babaannem girdi
salona. Annem ve babamın seslerini işitebiliyordum artık. Ev uyanmıştı. Saat
üçtü. Öğlen üç. Bir ara bahçeye bakan camdan Sadık Efendi göründü. Dedem, ondan
birkaç çiçek makası istemişti. Kuru otları ve ağaçları budamak için gerekliydi.
“Koş Kubilay!” dedi dedem, “Makasları getir.” Hemen koşarak Sadık Efendi’nin
yanına gittim. Makasları alıp dedeme getirecektim ki, bahçeye bakan pencereden
bakarak, “Masaya koy yavrum,” dedi bana, “Ben geliyorum.” Bu sırada dedemin
ektiği menekşelerin üzerine basa basa ağır ağır yürüyen bir kaplumbağa gördüm.
Dedem sevmezdi. Çiçekleri tarumar ediyorlardı bu kaplumbağalar.
Dedem bahçeye geldi. Makasları
benden aldı ve taka-tuka odasına girdi. Bir süre bir şeyler arandı. Küçük
radyomuz vardı bahçede. Fener’in maçı vardı. Dedeme hatırlatmak istiyordum. Bir
işi bitse. Maç akşam beşteydi. Geri döndü. Bana “Gel benimle,” dedi. Bahçede
terasa açılan bir merdiven vardı. Adım adım çıktık. Erik ağacı, üzüm, hurma…
Yan yanaydı. Teras ayrıca ormanlık alana çıkıyordu. Hafta arası teras biz
çocuklara yasaktı. Salkım salkım üzümler elimizin altındaydı. Dedem makasla
üzümleri bir sepetin içine topladı. Bu arada birkaç salkım üzümü de yemem için
bana bıraktı. Demiştim, hafta arası yasaktı burası. Dedem disiplinli bir adamdı.
Bir uçurtma yapmıştı bana elleriyle, bir çitalı! Pır pırı vardı. Uçtukça rüzgârın
pır pır sesi duyulabiliyordu. Ama yasaktı. Sadece hafta sonu.
Cumartesiydi! Belki
uçurtma uçurabilirdik. Yasak?!
Saat dördü vurdu.
Bahçe yavaş yavaş serinlemeye
başladı. Fakat güneş hâlâ yakıyordu. Üzümleri toplayıp aşağı indik. Dedem, “Ben
Çengelköy’e iniyorum,” dedi. Arkadaşıyla buluşacaktı. Ben de tekrar ablamın
yanına gittim. “Oyun oynayalım mı abla?” dedim. Kabul etti. “Ne oynayacağız?”
dedi. “Vikingler!” dedim. Oynamaya başladık. Hep bir ağızdan, “Haydi yallah hop
hop hop! Haydi yallah hop hop hop!” diye kürek çekiyor gibi yapıyor, oynuyorduk
ablamla. Havuzun hemen kıyısındaydık. Havuz boştu. Zaman zaman suyu çeker,
temizlerdi Sadık Efendi burayı. Bir ara, ablamı hınzırca ittim. Ablam havuza
düştü. Sonra yüzümü düşürdüm. Çok kızdı bana. “Bir daha seninle oyun
oynamayacağım!” dedi.
Saat beşi vurdu.
“Haydi beş çayı!” dedi
babaannem. Zeynep Teyze, bahçedeki masaya yiyecek birtakım bir şeyler getirdi.
Çayı koydu. Babaannem, geceden gül reçeli yapmıştı. Masaya oturuldu. Babam,
annem, babaannem, Zeynep Teyze, Sadık Efendi… Birlikte beş çayı içilecekti.
Babaannem yaptığı gül reçelini ballandıra ballandıra anlatıyordu. Ben hiç
sevmiyordum gül reçelini. İçinde çok börtü-böcek olurdu, babaannem gülleri
toplarken görmüştüm. Bir de bütün bu börtü-böcekler bir tencerede kaynıyor
muydu? İğrenç!
Semaver kaynıyordu. Çok
severdim üzerinde tüten dumanı. Vapur dumanı gibi… Babaannem, bana hatıra
defteri almıştı. Onu getirdi, koydu masaya. Bu arada, Fener’in maçı başlamış
olmalıydı…” Bak yavrum,” dedi, “Bu anı defteri. Arkadaşlarına bir şeyler
yazdırırsın, tamam mı benim güzel oğlum?” Sevindim. “Ama,” dedi, “İlk ben
yazacağım, tamam mı?” “Ne yazacaksın babaanneciğim?” dedim. “Yazınca okursun!”
dedi. Sonra “Git amcandan kalem iste, bana getir,” dedi. Hemen koştum. Amcam
pek odasından çıkan biri değildi. Yazarlık yapıyordu. Kapıyı açtım, koridorun
sonuna vardım. Amcamın odasının kapısını açtım… Amcam bana çok kızdı. “Bundan
böyle bu kapıyı tıklatmadan içeri girme, tamam mı Kubilay?” dedi. “Ne var,
söyle!” “Babaannem kalem istiyor,” dedim. Kalemliğinden bir tane tükenmez kalem
çekti. Bana uzattı. Uzatırken, “Her şey anlaşıldı, değil mi?” dedi. ” Anlaşıldı
amca,” dedim. Kalemi aldım. Koşa koşa babaannemin yanına geldim. Bu arada,
annem “Çay demini almış,” dedi. “Mehmet, tazeleyeyim mi?”
“Tazele valla, iyi olur,” dedi babam. Sadık Efendi de kendine çay doldurdu.
Zeynep Teyze de içiyordu. Güneş ağır ağır uzaklaşmış, biraz serinlemişti hava.
Beş çayından bu yana
yarım saat geçmişti. Babaannem, hatıra defterime yazmaya başladı:
“İlk erkek torunum
Kubilayım,
Sen dünyaya ilk
geldiğinde babaannelerin en mutlusu olmuştum. Dün gibi hatırlıyorum. Aylar,
yıllar ne çabuk geçti. Minicik bir çocukken şimdi ilkokul üçüncü sınıf
öğrencisi oldun. Seninle iftihar ediyorum. Gelecekte iyi bir insan olursan,
vatanına, annene, babana hayırlı olursun, canım Kubilayım. O günleri ben de
görmek isterim.
Sana hayatta, sağlıklı,
uzun bir ömür, başarılar dilerim, benim yakışıklı torunum.
Seni çok seven babaannen,
Nermin.
06
Mayıs 1989”
Saat altıyı vurdu.
Artık üçüncü sınıf
öğrencisiydim. Kitap okuma derslerini ihmal etmemem gerekiyordu.
Dedem merkezden geldi.
Arabacı Hasan Efendi’yi bahçeye bakan ağaçların arasından gördüm. Dedemle
yukarı, eve doğru yürüyorlardı. Merdivenleri çıkmaya başladılar. Bahçeye
vardılar. Babaannem, “Erken geldin Kaptan Bey, ”dedi. “Evet,”dedi dedem, “İşim
uzun sürmedi... Çay var mı?” “Biz de yeni kalktık sofradan.” Dedeme doğru
atıldım. “Bak dede, babaannem bana hatıra defteri aldı. Sen de yazmak ister
misin?” “Yazarım tabi,”dedi. “Haydi sen bana çay koy Nermin.”
Bahçede masanın üzerine
hatıra defterimi yaydı ve babaannemin yazdığı aynı sayfaya kısa bir yazı yazdı:
“Hayatta tüm başarılar ve
mutluluklar daima seninle olsun. Sağlık ve afiyetle esenlikler dilerim.
Deden,
Kaptan”
Yalnızdım. Etrafta
komşularımız da yoktu. O yıllarda, 1989’da, bunca kısır döngü, hayatın
sıradanlıklarını anlamak zordu. Hatıra defterini elime aldım ve yazmaya
başladım. Hâlbuki bu defter okul arkadaşlarımın birtakım hatıra bir şeyler
karalayacakları defter değil miydi? Öyleydi. Gelgelelim ben her gün bu deftere
bir şeyler yazmaya başladım. Bu tekdüzeliklerin kayıt altına alındığının farkında
değildim o vakit.
Ablam, “Saat yedi!”dedi.
Evin içi çok sıcaktı. Zeynep
Teyze yine sofra hazırlıyordu. Bazı zamanlar evin içini ayrıntılı gezer, tek
tek her yere bakardım. Zihnime kayıt eder dururdum her şeyi.
Akşamdı.
Gizlice amcamın odasına
girdim. Zengin bir kitaplığı vardı. Duvarlara asılı posterler: Atatürk! Bir
sehpa üzerinde plaketler duruyordu. Galiba edebiyat ödülleriydi bunlar. Amcamın
anlaşılması zor, gizli bir hayatı vardı sanırım. Bütün gün odasına kapanıyor,
kitaplar okuyor, yazılar yazıyordu. Birtakım dosyalar, heykeller, objeler,
siyah-beyaz bir televizyon sonra sigara küllükleri, duvara asılı bir Anadolu halısı,
bir tablo, yağlıboya tablolar, vitrayler… Hepsini hatıra defterime yazıyordum.
Ablam, “Yemek
hazır!”dedi.
Tekrar yemek yenecek ve
sonra televizyon karşısına geçilecekti. Zeynep Teyze, salonun ortasındaki
yuvarlak masayı güzelce sildi. Yavaş yavaş tabakları, kaşıkları, çatalları,
peçeteleri, bardakları getirdi. Bu arada, annem mutfakta yemeklerin başındaydı.
Patlıcanlı köfte, pilav ve cacık vardı yemekte. Dedem hemen masaya kuruldu.
Babaannem de oturdu. Babam bir sigara yaktı. “Gene yemekten önce yaktın be
oğlum sigarayı,” dedi babaannem babama. Bir an sinirlendi babam. Hemen söndürdü
sigarasını. Annem de geldi en son. Ablam da masadaydı artık. Pencereler açıktı
ve cırcır böceklerinin sesleri işitilebiliyordu.
Saat sekizi vurdu.
Boğaz’a doğru bakıyordum.
Karanlıktı… Işık kirliliği yoktu. Yıldızlar seçilebiliyordu. Uzakta evlerin
ışıklarını görebiliyordum. Uzak da olsa denizin üzerindeki ışıltılar
görünüyordu. Uzun ince kıvrılan önümüzdeki yol karanlığa gömülmüştü. Şimdi pek
tekin sayılmazdı akşamlar. Burası Çengelköy sırtlarıydı. Etrafta yapılar çok
azdı. Yok denebilecek kadar az. Dedemin dürbününü aldım. Boğaz Köprüsü’nden
geçen otomobillere baktım bir süre… Sonra yüzüm düştü. Ne yapacaktım?
Televizyon açıktı. Dedem salondaki televizyonu yeni almıştı. Eski televizyon
siyah-beyazdı. Bu renkli. TRT’de haber kuşağı başladı. Sabah ceviz ağacının
bitişiğinden topladığım cevizleri sıra sıra dizmiş, misket oynar gibi
birbirlerine vuruyordum. Dedem ve babaannem haberleri izliyorlardı. Ablam,
kendi başına koltukta oturuyordu. Annem ve babam alt kata indiler. Amcam
odasından çıkmıyordu. Ayağa kalktım, pencereye doğru ilerledim. Pencereden uzaklara
baktım. Uzakta Çamlıca Tepesi’nde ışık huzmesi vardı. Karanlıktı fakat uzakta
evlerin ışıklarını görebiliyordum.
Kasım
2025
Yazmak ve Okumak İyi Bir İnsan Olmaya Çalışmaktır
Yazarken de okurken de ötekiyle kurulan empati duygusu sizi çevreler durur. Bak böyle de düşünülebiliyormuş der durursunuz bu iki eylem esnasında. Fakat her empati kurduğunuz figürü sahipleneceksiniz diye bir durum söz konusu değil söz ettiğim. İnanç olarak, tutum olarak, kültür olarak o ötekinden çok başka dünyalardan bakıyor olabilir insan hayata. Burada hayatın zenginliğini görebilmektir asıl mesele. Ve o zenginlik atgözlüklerimizi çıkarmamıza ve daha özgür olmamıza sebebtir. Bu biraz da felsefi bir meseledir. Şöyle: Yazmak ve okumak uğraşı iyi bir insan olmaya çalışmaktır.
21 Ocak 2026 Çarşamba
Ahmet Oktay Üzerine
Şâirlerin düzyazıya uzak kalmalarının en başat sebebi (bir histeri hâlinde) şiire olan bağlılıklarıdır. Şiire ihanet etmek, şâirler için olumlanması mümkün olmayacak bir durum. Hemen şöyle bağlayalım: Düzyazıdan önce ve düzyazıdan sonra, şâirliğini muhafaza edebilmiş bir isim Ahmet Oktay.
Gerçekleştirdiği etkinliklerle şâirleri düzyazı’ya çağırıyor. Düzyazı’da kalem oynatmaları gerektiğini yer yer anımsatıyor.
Hiç kuşku yok ki, düzyazı tecrübesi, bir şâirin kendi şiirini açımlaması bakımından da oldukça yararlı bir alan.(En azından poetik çiziktirmeler için böyle.) Kaldı ki, farklı disiplinlerde düşünmek, şâire bir şey kaybettirmiyor, aksine zenginlik katıyor. Oktay, bu zenginliği içselleştirmiş bir isim olarak karşımıza çıkıyor.
Ahmet Oktay’ın edebiyat eleştirisinden siyasete, sanat eleştirisinden resme, birçok alanda yazdığı eleştiri ve denemelerini, bir şâirin yalnızca bâzı konularda yaptığı kişisel etkinlikler olarak ele almamız doğru olmaz; Ahmet Oktay’ın yaptığı, entelektüel bir etkinliktir.
Adalet Ağaoğlu, Selim İleri, Kemal Bilbaşar, Suat Derviş, Yusuf Atılgan, Ferit Edgü, Yakup Kadri, Behçet Necatigil, Attilâ İlhan gibi isimler üzerinde düşünen Oktay, Faust, Don Juan, Kazanova, Gılgamış, Marquis de Sade gibi dünya tarihinde kalıcı izler bırakmış figürler üzerine de yazılar yazıyordu. Siyasetten mitolojiye, sanattan psikolojiye düşünce üreten, tartışan ve bu tartıştıklarını biz okurlarına aktaran edebiyat adamıydı.
Misal, resim üzerine düşünürken edebiyat kulvarından ayrılmıyor usta yazar. Bir edebiyatçının, farklı disiplinlerde de düşünmesini salık veren kültür adamı olarak karşımıza çıkıyor burada.
Bir diğer üzerinde durulması gereken konuysa, Ahmet Oktay’ın öğrenimini lise yıllarında yarıda bırakarak çalışmaya başlamış olmasına rağmen, kişisel gelişimini oldukça üst seviyelere çıkarabilmiş ender insanlardan birisi olması. Yaşam öyküsüyle birçok genç edebiyatçıyı da ardından sürüklemeyi başarmış ve örnek bir isim olmuş.
Uzun yıllar önce bir söyleşisinde, “yeri geldiğinde şâirin susma hakkı”nı da kullanması gerektiğini dillendirmişti. Belirli aralıklarla susmayı da iyi kotarabilen bir usta duruyordu karşımızda. İmkânsız Poetika adlı kitabında söz ediyordu. Bir dönem uzunca bekledikten sonra şiir kitabını yayımlatmış olması da bir gösterge. O dönemi yaşayan ustalarımız yakından tanık oldular kuşkusuz bu suskuya. Susmak en büyük şiirdir belki de Ahmet Oktay’da.
Ahmet Oktay pesimist değildir. Entelektüel faaliyetlerinde birçok kanalı açık bırakır. Şiire bakışı, onun aynı zamanda inanç sistemini de tanımamızı sağlar: ”Her yüz bir öykü yazar”.
İnsana inanır.
Her ne kadar toplumcu gerçekçi kaynaklardan beslense de (ki toplumcu gerçekçi bir bakış açısıyla İkinci Yeni Hareketi’ne yönelmiştir.), bireyin içinden çıkacak çığlıkta da toplumsal kodlar yüklü olduğunu bilir. Yol Üstündeki Semender ‘deki şiirler bu kodları açık eder. İntihar bireysel bir eylemdir belki orada ama içinde toplumsal bir kaygı da vardır.
Orhan Koçak’a verdiği bir söyleşide şöyle söylüyor Ahmet Oktay:
”Ben ateist ve materyalistim belirttiğiniz gibi. Ama bu, Einstein’cı bağlamda kozmik bir mistisizmi engellemiyor bence. Son şiirlerimden birinde dinsizin de kutsal olanı duyumsayabileceğini, “uhrevî”yi anlayabileceğini söylüyorum. Şiir hiçbir soruyu ve sorunu dışarıda bırakamaz. Şiir çünkü dünyanın kendisidir.”
İlhami Çiçek adlı şiirinde geçen şu mısrâlar Ahmet Oktay portresi çizerken bir işaret fişeği olabilir belki:
Sözcükleri seçen kişi
zamanı sorgular durmadan
ve bu güncel zorunluluk,
isteyelim istemeyelim;
tarihsel bir an’da
ontolojik bir sorun olarak da
belirir.
Ahmet Oktay, zamanı sorgular ve bu problematiği sürekli deşer.
Okurunu da bu yönde eğitir.
Not: Bu yazım, Edebiyatburada adlı kültür-sanat ve edebiyat sitesinde yayımlanmıştır.





