12 Ocak 2026 Pazartesi

Spleen VII

Zaman zaman okuduğum her şeyin yok olduğunu, geriye bana bir şey kalmadığını düşünürüm. Öyle olduğunu düşünmek bende tuhaf bir boşluk hissi yaratır. 

Bellek, ne dipsiz bir kuyudur! 

Ben isterim ki, okuduklarımdan bana bir şeyler kalsın ve yazdıklarıma bu bir şeyler sirayet etsin. 

Bellek, "duygusal", "kısa süreli" ve "uzun süreli" diye üçe ayrılmalı bence. Benim derdim, okuduklarımın "uzun süreli" belleğime kaydolması. 

Bir metni okuduğumda kayıt işlemi ne kadar eksiksiz olsa da, iş hatırlamaya geldi mi, denizde bir damla. 

Bana kalan bu!

Bununla idare etmem gerekiyor. 

Yazı, kâğıdın üzerinde kayarken, belleğimdeki sözcükler de, “ben öne çıkayım” yarışında bana kendilerini dayatırlar. Çok düşünmemek gerekli böyle durumlarda. Bilinç akışına yazıyı bırakmak, spontane bir şeyler çıkarmak...

Öte yandan da yazıya her şeyi boca etmek de bir problem. 

Belli bir mesele üzerinde oyalanıyorsam, o mesele üzerinde aldığım notları çarpıştırmam gerekmez mi?İlk etapta makul görünebilir; fakat bir yazıyı alıntılara boğmak amatörlük değil de başka nedir?!

Nokta yerlerde alıntı yapmak profesyonelliğin bir göstergesidir. 

Bazen de hiç alıntı yapma gereği duymadan elim kâğıdın üzerinde kendiliğinden kayar gider. Yer yer alıntı yapacaksam, çoğunlukla bu alıntıyı aklımda kaldığı kadarıyla yaparım. Bu, en doğal yazma şeklidir sanıyorum. Aksi halde yazı, hem başkalarının sözleri olmaksızın sağlanamaz, hem de okunması güçleşir. Çünkü sürekli alıntı okumak zorunda kalır okur. Bu tatsız bir durumdur. 

Kendi payıma, yazıyı işin doğasına bırakmak (elim kağıdın üzerinde kendiliğinden kayar) en idealidir. Bellek de size bu doğal yazma eyleminizde küçük kıvılcımlar çakacak, size yardımcı olacaktır.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder