12 Haziran 2020 Cuma

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nda Hastalık


Fethi Naci’nin anısına…

Klâsik edebiyatımızın usta romancılarından Peyami Safa, otobiyografik özellikler taşıyan içli romanı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nu, on beş yaşlarında bir çocuğun ağzından anlatıyor.

Safa, çocukluğunda yakalandığı kemik hastalığı yüzünden uzun seneler fiziksel ve ruhsal bunalımlar yaşamış, daha sonra bu acı dolu günlerini romanında yaşatmış.

Romanın hemen girişinde, hastanenin o ağır kokusunu hissediyorsunuz sanki burnunuzda:

“Köpüklenerek uçan ve uzaklarda kaybolan bir beyaz gömlek ve iyod, eter, yağ, ifrazat ve saire kokularından mürekkep, terkibi tamamıyla anlaşılmayan bir hastane kokusu.”

Etkileyici anlatım sizi romanın içine hemen alıveriyor. İlk sayfalardan itibaren okuru saran en güçlü tema: hastalık. On beş yaşında bir çocuğun küçük yaşlarından beri çektiği o ıstıraplı hastalık. Bu bedensel (dizinde oluşan meçhul bir kemik hastalığı) hastalık, git git çocuğu ruhsal bunalımlar içine sokar ve derin bir aşağılanmış duygusu yaşamasına sebebiyet verir.

Çocuk  kendinden yaşça büyük olan Nüzhet’e âşıktır. Bu aşağılanmışlık duygusu, biraz da Nüzhet’e olan aşkından kaynaklanır. Hastalığından utanır. Fakat Nüzhet’in kalbini kazanmıştır.

Sonra hastalık ilerlemiştir. Bunalımlar artar. Sürekli olumsuz düşünceler içine girer. Yalnızlığını annesiyle paylaşmak ister. (Beni en çok etkileyen bölüm, hastalığını annesiyle paylaştığı sahne.) Doktorların hastalığı ile ilgili olumsuz düşünceleri annesinden saklar. Hastalığını kendi iç dünyasında yaşar. Annesini üzmek istemez.

Bu sahnede alıntılamadan geçemeyeceğim bölüm şöyle:

“Felaketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir, fakat annelerle değil. Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur: Çocuklarının felâketini iki kat şiddetle hisseden anneler, bu ıstraplarını çocuklarına fazlasıyla iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür.”

Bu arada, doğanın canlılığını ve etrafındaki insanların hasta olmamasını, sağlıklı bir yaşam sürmesini kıskanır çocuk. Derin bir yalnızlık duygusu yaşar.

Nüzhet’e geri dönelim. Neyse ki, Nüzhet’le geçirdiği güzel günleri de vardır. Hatta bir yerde öpüşmüşlerdir de… Öte yandan aralarında bulunan yaş farkından dolayı bir anlaşmazlık da yok değildir. Bu anlaşmazlık, Nüzhet çocuktan büyük olmasına rağmen çocuğun daha olgun olmasından kaynaklanır:

“Nüzhet’le beraber büyüdük. Benden yaşça büyük olduğu halde, onun küçükken bebekleriyle oynamasını, ben, istihfafla seyrederdim, bilhassa hastalığımdan sonra. Ben ondan evvel, ruhen çocukluktan çıktım, daha evvel ciddileştim. O hâlâ çocuktu. (Fakat bu da benim hoşuma gidiyordu.) Kendimde kaybettiğim şeyleri onda buluyordum."

Fakat aksi giden bir şeyler vardır. Bu noktada sahneye Doktor Ragıp karakterimiz çıkıyor. Doktor Ragıp, kültürsüz, milli değerlerden uzak biridir. Hasta çocuk ise milli değerlere bağlı, bilgilidir… Nüzhet’i istetir Doktor Ragıp. Çocuk, hayal kırıklığına uğrar. Paşa’nın karısı, aynı zamanda Nüzhet’in annesi, (Paşa, hasta çocuğun akrabasıdır.) kızının Doktor Ragıp’la evlenmesini ister. Çocuk daha da buhranlar yaşayacaktır. Doktor Mithat ise hasta çocukla yakından ilgilenir. 

(Çok etkilendiğim bir bölüm de, Paşa’nın romanlar dinlemekten hoşlanması oldu.)

Roman bitiminde Hasta Çocuk, ameliyat olacaktır, bu yüzden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’na yatırılır. Nüzhet’ten ayrılmış, kalp ağrısı başlamıştır. Fakat Doktor’un iyi sözleri çocuğun kalbine su serper. Yine de unutamadığı bir şeyler vardır: 

“Hep gittiler. Yapayalnız. Çıt yok. Odaya şimdiye kadar hiç tanımadığım yabancı bir akşam giriyor. Gittikçe artan karanlık, iki parça eşyayı da benden uzaklaştırıyor ve beni daha yalnız bırakıyor.”

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu okuyunca, dedem aklımdan çıkmadı. Dedemin bir ayağı damar tıkanıklığından kesilmiş, ağır buhranlar yaşamıştı. Romanın sonunu söylemeden bazı kısımları da paylaşarak bitirelim. Evet, romanda da yazdığı gibi, “büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler.” 

Ve “İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur.”

Not: Bu yazım Edebiyat Burada adlı sitede yayımlanmıştır.


25 Mayıs 2020 Pazartesi

Tefrika 2020/7


4 Mayıs

Gece yirmi iki otuzdan sabah beşe kadar dilediğimce kahve içerek yazı yazmayı çok seviyorum. Sabah ya da öğlen uykudan kalkarsam şayet, evin sorunları ve gürültüsü ritmimi bozuyor. Bu yüzden çok uyuyorum. Öğleden sonrayı geçiyor uyanmam. Sabah on’da uykudan kalktığım zamanlarda kısa bir market yürüyüşünden sonra eve gelip-zaten geceden uykusuz oluyorum- kafayı vurup akşamüstüne kadar uyuyorum. Akşam ya da akşamüstü uyanıp hafif bir yemek yiyorum. Ve işte yazı maratonum başlıyor. Bazen akşam on dokuzdan gecenin birine kadar -kısa mola aralıklarıyla- bir kitaba gömüldüğüm de oluyor. Bazen de gecenin bir vakti kendimi İstanbul sokaklarına bırakıyorum. Bir çöp tenekesinin içinden birkaç kedi miyavlıyor, bir köpek çetesi beni takip ediyor. Sabaha kadar açık olan bir büfeden sosisli sandviç alıyor, gecenin sularına kendimi bırakıyorum. Gündüzleri hayat çok sorunlu ve dertli olduğundan geceleri yaşamayı tercih ediyorum. Sorumsuzca geceleri gezmek eve gelip sabahın ilk ışıklarına değin bir kitap okumak beni mutlu kılıyor.

5 Mayıs

Her geçen gün kendime yeni sorumluluklar yüklüyorum. İngilizce ve İtalyancanın yanında Arapça ve Osmanlı Türkçesi öğreniyorum şu sıralar. Yirmi dört saatimi iyi organize etmek durumundayım. Her yapmış olduğum etkinliğe yeterli zamanı ayırabilirsem, iyi olacak. Günde on saat çalışmamı on iki saate çıkarmalı belki. Ama şu da aklımdan çıkmıyor hiç: “İnsan yaptığı bir işe ne ölçüde zaman ayırmalı?” sorusu yerine, “ne ölçüde verimli bir zaman ayırabiliyor?”, sorusunu kendime soruyorum.
Başarı da böyle geliyor galiba.

6 Mayıs

Koyu bir Türk kahvesi hazırladım ve yazının başına oturdum. Bugün çok verimsiz bir gündü. Öğlene kadar uyukladım. Öğlen annem aradı. Öteberi almış. Karantina devam ediyor. Yardım etmek için evden çıktım.

7 Mayıs

Arapça çok zengin bir dil. Öğrendikçe yeni kurallar dayatıyor insana. Bir taraftan da çok zevkli. Öğrenirken çok haz alıyorum. Hoş, son yıllar öğrendiğim bütün diller bana büyük bir haz veriyor.

9 Mayıs

Oytun Erbaş’ı dinliyordum. Mutluluğun sırları hakkında konuşuyordu. Arzunun ve disiplinin önemini maddeler halinde sıraladı. Çok yararlı oldu benim için. Uzun yıllar bu konu üzerine kafa yormuş ve başarısız olmuş biri olarak, başarının, mutluluğun anlarda saklı olduğunu tecrübe etmişimdir.

11 Mayıs

Bir işe başlayamamak beni inanılmaz deli ediyor. Bu zaman zaman oluyor bana. Şu karantina günlerinde kendimi sokaklara, caddelere vermek istiyorum ama olmuyor. Arapça mı çalışayım, İtalyanca mı okuyayım, Eski Türkçe mi yazmalıyım ya da İngilizce kelime mi öğrenmeliyim veya roman mı  okumalıyım yoksa yazı mı yazmalıyım… Bir kararsızlık, tutarsızlık hâli. Bazen oluyor işte böylesi şeyler. Ve ben de en kötü karar, kararsızlıktan iyidir diyerek bir şiir kitabı okuyorum.

15 Mayıs

Eski bir anım:

Yıl 2005. Sevgilime, Attila İlhan uslûbunda şiirler yazıyorum. Aşk şiirleri. Beyoğlu'nda arkadaş kalabalığıyla yürüyoruz. Karşıdan elinde çantasıyla Attila İlhan geliyor. Sırt çantamda Kimi Sevsem Sensin. Üstad Attila İlhan'ı gördünüz mü, diye bağırıyorum. Geçişiyoruz. Ani bir kararla sırt çantamdan kitabı çıkarıyorum. Merhabalaşıyoruz büyük şairle. Öyle çok yok, biliyorum böyle büyük şairlerden. Yanımdaki arkadaşımın fotoğraf makinesi var yanında. Ben izin vermiyorum fotoğrafımızın çekilmesini. Rahatsızlık vermekten korkuyorum. Usulça imzalıyor Attila İlhan kitabı... Birkaç ay sonra kaybediyoruz Kaptan'ı. Ablam veriyor bana haberi. Gözümden dökülen yaşlar. Engel olamıyorum. Ölümüne ağladığım son şairdi kendisi.

17 Mayıs 

İdefix’ten dokuz adet kitap siparişi verdim. Leyla Erbiller ve Onur Caymazlar. Son zamanlarda buhranlı geçiyor günler. Eve kapalı. Daha çok okumaya başladım. Bir yandan da sürekli yazıyorum. Bazı projeler, şiirler, metinler, öykücükler vesaire. Yazdıkça çoğalıyor okuyacaklarım, okudukça çoğalıyor yazacaklarım. Bir geç kalan olarak önümü hâlâ göremiyorum.

21 Mayıs 

Değerli dostum Orçun Üçer’e yazdığım bir mesaj:

Orçuncuğum, dün gece Leyla Erbil'in Zihin Kuşları'na başlamıştım ya... Hemen girişte Selahattin Hilâv'ın bir yazısı vardı. Yazıyı okuduktan sonra birden bire bu yönde kitaplar okumalıyım, dedim ve hemen kitaplıkta bir gezintiye çıktım. Selahattin Hilav, psikoloji ve felsefe bağlamında (Marx-Freud Heidegger vesaire) Leyla Erbil edebiyatına sokulmuş o yazıda. Dün gece, Dr. Turhan Yörükân'ın Alfred Adler'ini çektim kitaplıktan. Bireysel psikoloji ve sosyal roller ve kişilik meseleleri falan. Seninle konuştuğumuz konulara da denk düştü okuduklarım. Bir giriş oldu benim için. Bu saate kadar okuyup-bitirdim kitabı. Çok güzel bir deneyimdi. Fakat şunu fark ettim: Beş benzemez kitap okuyorum genelde ben. Sonra da okuduklarımı unutuyorum. Belleğim de çok zayıf zaten. Bilgiler bir girdaba kapılıyorlar âdeta! Ama şimdi alanlarımı daha da daraltarak okumalar yapacağım.(Şu dikkatimi çekti kitapta: Adler insanı, Freud'un(Bilinçaltı) aksine, "sosyal" yönüyle ele alıyor.

24 Mayıs 

Alberto Manguel’in bir kitabını bitirirken beş maddede aklıma düşenler:


1
Alberto Manguel’i ilkin Versus Yayınlarından çıkan İlyada Odesseia’sıyla tanıdım. Kitap kapağı eflatundu. Bu rengi sevdiğim için mi almıştım, çıkaramıyorum. Eve geldim ve hemen okumaya başlamıştım kitabı. Bundan belki altı-yedi yıl oluyor. Çok etkilendiğimi söylemeliyim: Hristiyan Homeros, İslam’da Homeros, şiirde Homeros vesaire. Homeros’a çok değişik görüngülerden yaklaşıyordu Manguel. İlgimi bir hayli çekmiş olmalı ki, altını çize çize okumuşum.

2
İkinci olarak, Manguel, Enis Batur okumalarımda sık sık karşıma çıkmıştı. Onun okuma tutkunu olduğunu zaman zaman yazılarında söz ediyordu Batur. “Okurikizim”, diyordu onun için. Bu söz beni çok etkilemişti. Hemen Okuma Günlüğü’nü edindim. Soluksuz okudum. Manguel, Okuma Günlüğü’nde, on iki kitabı değerlendiriyordu. Burada dikkatimi çeken, her aya bir kitap okumuş yazar! Başka kitaplar okumamış mı? Okumuş olmalı. Gelgelelim, on oylumlu kitap yazısıyla çıkmıştı karşıma bu kitapta Manguel. İlginç bir deneyimdi benim için. Bir de tanıtım yazısı yazmıştım Okuma Günlüğü hakkında.
3
Bir diğer elime düşen kitap Geceleyin Kütüphane (YKY) oldu sonra. Orasından burasından, ortasından başından okuduğum bu kitaba da şimdilerde baştan sona kat ederek okudum. Kütüphane imgesi hemen her haliyle verilmişti okura: Mit olarak, düzen olarak, mekân olarak, güç olarak, gölge olarak, şekil olarak, rastlantı olarak, işlik olarak, zihin olarak, ada olarak, sağkalma olarak, unutuş olarak, düş gücü olarak, kimlik olarak, yuva olarak kütüphane. Kitaptaki deneme başlıkları iştah açıcıydı.
4
Alberto Manguel’le yıllar önce İstanbul Kitap Fuar’ında tanıştım. Kısa bir sohbetimiz oldu. Homeros üzerine konuşmuştuk. Bana kitaplarını imzaladı. Sonraki yıllar başka kitaplarıyla da tanıştım. Birçoğunu okudum, birçoğu da okunmayı bekliyor.
 5
Enis Batur’un sözü beni de karşılıyor galiba: Okurikizim Manguel!

25 Mayıs 

Birkaç gün önce bir şiir uç verdi kalemime: ”Dünyanın bütün saatlerinde bir şey var bir şey/Turgut Uyar’ın Büyük Saat'i dâhil bir şey”





11 Mayıs 2020 Pazartesi

Eleştiri Okumayanlar, Kötü Eserler Arasında Ömür Tüketir *


Hangi “okuryazar” böyle bir duyguya kapılmaz ki: Okuduklarımızı, yazdıklarımızı paylaşarak kendimize dostlar edinmek istemez miyiz? Hem, bir “kitap” ne için okunur ki, bir “yazı” ne için yazılır?  Kuşkusuz çok cevaplı sorular bunlar… Ama bir nevi alıcısını bekleyen zarflardır da; okuduklarımız, yazdıklarımız. Karşı tarafa söylemek istediklerimiz, kimi yazıyla, kimi sözlü…

Böyle tatmin olmaz mıyız?

Evet, kimileri böyle tatmin olur, ben gibiler!

Doğan Hızlan'ın, Düzyazı Ayracı (Kitaplar Kitabı II) kitabının başına aldığı “Yazarların Kaderini Paylaşmak” adlı yazıdan bir paragrafı tekrar okumak istiyorum: “Okuduğum, sevdiğim her kitabın bana verdiği zevki başkalarıyla bölüşmek duygusu, beni yazı yazmaya iten birinci nedendir. Bu duygumu, tutkumu, kimi zaman yazılı kimi zaman da sözlü biçimde tatmin ettim.”

Doğan Hızlan iyi bir kitap okuru. Düzyazı Ayracı’ndaki kitap "tanıtım/eleştiri" yazıları bunu belgeliyor. Okuyucusunun da iyi bir kitap okuru olmasını istiyor Hızlan.

Üşenmedim, tek tek saydım, bir kere de sağlamasını yaptım: Tamıtamına iki yüz yirmi bir (221) “kitap yazısı” mevcut, Düzyazı Ayracı’nda. Yazıların tarihleri 1967 ile 2000 yılları arasında gidip- geliyor.

Nicelik ayrıntıya girmemi yersiz bulabilirsiniz. Doğan Hızlan’ın Düzyazı Ayracı’nda topladığı yazıları okuyunca, ‘bu bir çılgınlık’ dedim kendi kendime… Onca kitap...

Hepsini hakkıyla okuyan, hakkında yazan önemli bir eleştirmenimiz Doğan Hızlan. Beğenilerini saklamaz, beğenmedikleriniyse yazmaz; ilkelidir. Bu yönde bir eleştiri geliştirmiştir. Kırmaz kimseyi; “eleştiri” oklarını inceden inceye batırır da… Düzyazı Ayracı’ındaki yazıların satır aralarında, okuduğu kitabın merkezine inen eleştiri oklarını bulabilirsiniz. Kimilerinin üç-beş sayfada vermeye çalıştığını, bir paragrafa sığdırır Hızlan.

Bir taraftan da, “Bazı kitapların albenisi kalmamıştır” der, ilave eder: “…o kitaplar olmasa, bugünkü edebiyat çizgisine ulaşmamız imkânsızdı.”

Bir sözlük gibi okuduğumu da belirtmeliyim Doğan Hızlan’ın kitap yazılarını. Adını duymadığım bir yazarı ilk defa onun yazılarında gördüm. Sevdiğim bir yazarın okumadığım kitaplarını yine onun yazılarında anımsadım.Yazarlar hakkında bilgi sahibi oldum, bu sayede kitaplarını edindim.

Düzyazı Ayracı’ndaki yazarların kitabını okuduklarım, okumadıklarım var. Eleştiri kitaplarının pek okunmadığını bilerek, sizi de bu tespiti yapmaya davet ediyorum.

Füsun Akatlı, Doğan Hızlan hakkında yazdığı bir yazıda şöyle söylemişti:

“Eleştiri türünde yayımlanan kitaplar, dergi-gazete yazıları boşluğa üflenmiş, ya da suya yazılmış ömürsüz ürünler olarak kaderlerine terkedilirlerse, onlardan nasıl bir etkinlik beklenebilir ki.”

Ben, nitelikli okurlara, “eleştiri” okumalarını tavsiye etmek isterim. Düzyazı Ayracı’yla bu işe başlanabilir.

İşte size yazarların edebiyatı atlası!

Doğan Hızlan’ın, “eleştiri-tanıtım” yazılarının toplandığı kitaplar başucu kitaplarımız olmalı. Kitapların kaderlerini belirleyecek yazılar bunlar. Okurların, okuma serüvenlerini de, hâliyle…

İyi bir kitap okuru, eleştirmen Doğan Hızlan’a kulak kesilelim:

"Eleştiri okumayanlar, kötü eserler arasında ömür tüketir."

06.01.2014



Kurşunkalem Portreler: Enis Batur, Portre Yazarlığı, Özür Dilemek


Resim ile Yazı’nın akrabalık ilişkisini nicedir düşünür dururum: Ne derece yakınlıkları, ne derece uzaklıkları vardır, ayırmak güç hâliyle, uzun uzun yazılacak bir konu; fakat resmin bir alanını oluşturan “portre çizimi”nin Yazı’ya benzeş bir yönünün olması gerekiyor.

Portre ressamlığında karşınızda bir konu mankeni vardır. Olmasa da zihninizde bir model seçimi yapmışsınızdır.Yazı’da ise genişletilecek bir konu, bir parça, bir an... Ya da zihninizde izleyecek yolu seçmişsinizdir. Bir hikâye, bir roman, bir şiir okumasının hemen bitiminde, manzaranın tamamını imgenizde canlandırabilirsiniz. Hiç kuşku yok ki, edebiyat türleri kendi içlerinde farklı okumalara da gebe. Örnekse, şiirdeki bir mısrâ, okur’un zihninde canlı bir portre çizmeyebilir her zaman, farklı imajları kombine edebilir. Büyük fotoğraf, okuma eyleminin sonunda peydahlatacaktır kendini, kim bilir? Sonuç itibariyle, büyük resim meydana çıkar, evet… 

Şiirde bir rüya hâli de vardır sonra, rem durmadan çalışır. Yinelemek istiyorum: Kimi zaman birbirinden farklı "paralel portreler", kimi zaman "tek bir fotoğraf" canlanabilir zihnimizde. Ben böyle tecrübe etmişimdir okumayı. Şiir okumasını da… Çok değişik okumalara açık, şüphesiz…
Resim sanatındaysa, -portre çizimi için- karşınızda bir model vardır. 

Yazı, biraz da yalnız işidir. Öyle ki “fanteziler” de devreye girer yazıda.

Oluşan imaj, portrenin kendisi midir, yoksa?

Resimde “fanteziler” yok mudur?

Sanıyorum, türlü okumalara gebe bir konu. Kaldı ki, yukarıdaki yorumlarımın aksine, portre dışı bazı “şey”ler de canlanabilir imgenizde. Bir nesne, bir varlık ?!

Somut örnekler üzerinden gidersek, bir misâl: ”Portre yazarlığı ile portre ressamlığı, çizerliği, fotoğrafçılığı arasında görünen ve görünmeyen ortaklıklar vardır.” diyor Enis Batur:” Kimi zaman tanışmadığınız, karşıkarşıya hiç gelmemiş olduğunuz biridir seçtiğiniz; kimi zaman, yıllara yayılan bir tanışıklık biçimi sözkonusudur. Ne olursa olsun, kim olursa olsun, portresini kuracağınız kişiyi aslında tanımazsınız: İnsan, kimseyi tanımadan ölür, kendisini tanıyacak kadar vakti ve isteği olmamıştır ki başkalarını tanımaktan sözedebilsin.

Portre çizmek, portre yazmak, Enis Batur’un da değimiyle, bir kesite veyahut an’a odaklanan bir uğraştır aslında. Yazı’ya dönmek isterim ben: Bir kişiyi hiç görmemiş olmak, onu tanımamış olmak anlamına gelmez. Herkes herkesi tanımadan ölür, kabul; bir “portre yazarlığı” için ille de “tanış olmak” gerekmez, şüphesiz: Yazacağınız portre, misâl: edebiyatçıysa; size “model” olacak bazı ipuçları bırakır o kişi: Bunlar kişinin eserleridir!

Enis Batur, portrelerini yazdığı edebiyatçıların birçoğunu yüzyüze tanımış olsa da; içlerinde tanımadıkları da mevcut…  Bir yazar, portresini yazacağı kişiyi tanısın tanımasın yine kendisine yansıyan kadarıyla yazacaktır. Batur da böyle yapmış, Kurşunkalem Portreler’de.(Sel Yay.)


Kurşunkalem Portreler’de Enis Batur, retrospektif bir sergi havası yaratmış: Seçmece, sıra sıra dizilen portreler! Ayrıca, isteyen istediği portreden başlayıp, okuyabilir bu eseri. İstediği şekilde “zapp” yapıp, bir diğer isme geçiş yapabilir. Ben Arif Verimli’den başladım. İlginçtir, kitapta diyaloglar şeklinde yazılmış tek portre, Arif Verimli portresiydi. Farklı farklı şekillerde ‘çiziyor’ portrelerini Batur: Kimi tanışlarını anımsatarak, kimi portresini yazacağı kişinin eserlerini tanıtarak, kimi de bir telefon görüşmesinden yazıya yansıyan halkalar şeklinde… Kimi zaman da, bir portre yazımında, bu üçünü harmanladığı da oluyor. Açıkçası, bu, oldukça profesyonellik isteyen bir durum. Bu anlamda Yazı’nın hamurunu iyi yoğuran bir yazar Enis Batur.

Öte taraftan, “portre yazmak”, bir bakıma, özür dilemektir de sanki: Temkinli olmak gerekiyor… 

Burada Paul Valêry’nin resim hakkında bir yorumunu okumak isterim: 

"Resim üzerinde konuşmaya kalkışan kişi sürekli özür dilemek zorundadır.” 

Özür dilemekten çekinmemeli. Kaldı ki, bir portre yazıyorsanız, o kişiyi bir başkasına tanıtıyor oluyorsunuz. Bu oldukça “riskli” bir durum. Yazı’nızı “dedikodu”ya çevirmeden kotarmalısınız.

Kurşun Kalem Portreler’de, beni en çok sarsan portre, Mina Urgan’ın Hâşim Portresi adlı başlıkta kaleme alınmış,(ne çok portre dedim ve diyeceğim.)Enis Batur’un Minâ Urgan Portresi oldu. Bir önceki paragrafımdaki yorumumu açacak cinsten de bir yazı, Minâ Urgan’ın Hâşim Portresi… 
Giriş sahnesinden tombulca bir paragrafı, daha doğrusu geniş bir metni yazıma dâhil ediyorum, 

Batur’dan okuyalım:

”Minâ Urgan’ın anılarında beni en çok etkileyen portre Ahmet Hâşim’inki oldu: Şairle ilgili bütün yazılanları okudum sanıyorum, onu böyle çizenine rastlamadım. İşte aynı hikâye: Minâ Urgan’ın Hâşim portresi nesneldir, yansızdır diyemeyiz, nasıl deriz; şurası açık ama: Hâşim’e yakınlık duymasaydım, duymaya başlardım o satırların ardından; duyuyordum, duyduğum yakınlık böylece arttı. Tam tersi, Yahya Kemal konusunda geçerli: Minâ Urgan’ın “Vuslat” şairi portresi oldukça acımasız; gerçi, daha önce okuduklarımızı doğruluyor bir yanıyla, ama ilk kez bir Yahya Kemal portresiyle karşılaşacak okur(genç okur) için ciddi bir antipati kaynağı oluşturabilir o satırlar. Şunu demeye çalışıyorum: Kalemi önce kendinde denemeli anı yazarı, deneyebilmeli ki öteki konusunda da hak sahibi olsun.”  
Enis Batur’un, iki sivri uç olan Hilmi Yavuz ve Özdemir İnce portreleri arasında bir hakem görevi gördüğünü, “Enis Batur I” adlı yazımda yazmıştım. Burada daha uç bir örnekle devam etmek isterim: Enis Batur’un, Engin Ardıç portresi! 

Batur, Ardıç’ın portresini çizerken, öncelikle kısa bir açıklama getiriyor: “(…)Engin Ardıç’ın genel olarak sevilmediği, tepki uyandırdığı, hatta itki uyandırdığı bir gerçek.” diyor. 

Evet, Batur’un değindiği gibi, Engin Ardıç’ın uslûbu çoğunluk tarafından eleştiriliyor. Hattâ, hakaretlere varan bir şekilde tepki de verenler oluyor Ardıç’a. Ama bir portre yazımında, Enis Batur’ın, “Minâ Urgan’ın Hâşim Portresi” adlı denemesine de atıfla, bir kişiyi tek tarafıyla ele almak ne derece doğru? 

Ve yazılan portreniz ne kertede nesnel olabilir burada?

Enis Batur’a dönüyor ve yazıma son vuruşu yapmak istiyorum: Enis Batur’un da Engin Ardıç’tan, çeşitli sebeplerden ötürü, pek hoşnut olmadığını yazdığı denemeden hemen çıkarabiliyoruz. Şöyle söylemiş Batur, Ardıç için: 

“Bana derin bir muhabbetle bakmadığını hakkımda yazdıklarımdan biliyorum."

Ama gelin görün ki, Engin Ardıç’ın portresini çıkarırken, nesnel ölçütlerle davranmış Batur. Bu da yazarlık ahlakıyla bağlantılı olsa gerek.  

Uzunca bir alıntıyla bağlayalım:  

”Kendisi bunun farkında mıdır ya da bir başkası bunu dile getirmiş midir bilmiyorum, ama Engin Ardıç’ın konuşmaları bana dilimize yapıtları henüz kazandırılmamış olan, başyapıtı ‘bir gün’ Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkacak Louis-Ferdinand Cêline’i çağrıştırıyor. Cêline, bir tür konuşma diliyle yazardı. Kendi sesinden bir radyo konuşmasını dinlediğimde, onun konuştuğu gibi yazdığını anlamıştım. Sert, saldırgan, ünlemli bir deyiş kurmuştu romanlarında: Özgün, kimseye benzemeyen bir anlatım. Faşistti Cêline, ama öylesine güçlü bir yazardı ki, Gecenin Dibine Yolculuk Elsa Triolet-Aragon ikilisi tarafından Ruscaya çevrilmişti. Öte yandan, “tipik” bir faşist de sayılmazdı: Hayatı boyunca fakir fukara için bedava hekimlik yapmıştı. Engin Ardıç’ın faşist olmadığı ortada, onun tavırlarına ve üslûbuna yer etmiş köktenci mühür, daha çok ruhsal yapısıyla ilgili olsa gerektir. Yazdıklarını beğenmediğimi söyledim ya, son yıllarda konuşma deneyiminden kazandıklarını Cêline gibi yazı deneyimine aktarabilirse, başarılı bir romancı çıkabilir ondan. Kültürlü bir insan Engin Ardıç. Onu gazeteci kimliğiyle sınırlı görmek, buzdağını hesaba katmamak olur. Yazko Çeviri’de yıllar önce yayımladığı çalışmalarını anımsıyorum da, birikimli bir insan olduğunu göz önünde tutmak gerekir diyorum.”

Enis Batur, (denemesinde) Engin Ardıç’ı, Cêlini gibi ağır bir karşılaştırmayla geçiştirmiş olsa da, nesnel bir değerlendirme de yapmakta aslına bakılırsa. Öyleyse, Minâ Urgan’ın Hâşim Portresi adlı denemeye dönebiliriz: Ahmet Hâşim’i, bir başka ağızdan tanımak, bazı önyargılara gitmemize sebep olacaktır, bir okur için: Hiç tanımadığımız bir şahsı bir başka kişi tarafından tanımanın riskleri ortadayken; portre yazarlığı yapmak/yapabilmek de, Valêry’nin sözünü değiştirerek söylersek; bir kişi üzerinde konuşmak/yazmak, sürekli özür dilemeyi de gerektiriyor bana kalırsa.

Aksi halde değişik etki alanlarından zihnimize yansıyan imajların doğruluğunu nasıl onaylatabiliriz?

Not: Ayna İnsan Dergisi'nde yayımlanmış.

26.04.2014









3 Mayıs 2020 Pazar

Tefrika 2020/6


23 Nisan 

Dünya karantinada.

Kırk günden fazladır yarı karantina halinde yaşıyoruz Türkiye’de. Benim bu duruma alışmam zor olmadı, çünkü yaşamımın büyük bir dilimini ben zaten evde geçiren bir insanım. Çok fazla değişmedi hayatım.

Öğlen. Şekersiz Türk kahvesi ve kitaplar. Raftan Murathan Mungan’ın Kadından Kentler adlı kitabını çektim. Daha önce bu kitap içinden birkaç öykü okumuştum. Şimdi tekrar yelteniyorum. Yeni okumalara açılmak istiyorum.

Akşam. Okumaktan ve yazmaktan bitap düşen bir beyin. Bugün çok çalıştım galiba ama değdi. İyi kitaplar okudum. İyi yazılar yazdım: Bazı çekirdek öyküler, şiirler; anı parçaları.

Kitaptaki (Kadından Kentler) bir öyküyü daha okudum ve salona, annemin yanına gittim. Bugün 23 Nisan. Saat dokuz civarı bütün Türkiye olarak istiklal marşı okunacaktı. Karantinada olduğumuz için herkes balkon ve pencerelerinden söyleyecekti marşı. Annemle eşlik ettim marşa.

Gece. Genelde sabah dörtte yatağa gider öğlen vakti kalkarım. Bu rutin senelerce böyle gitti. Pek sağlıklı olmadığını söylerler genelde. Ama en azından sigarayı bırakalı dört yıl kadar oldu. Akşamdan kalma çayı ısıttım ve küçük bir fincan çay içtim. Sabah dörde kadar okuyacağım kitaba gömüldüm.

24 Nisan 

Bugün yeni bir şiire yol aldım. Biraz çiçek ve biraz da işçi kokan babam. Tadımlık birkaç beyti şuraya yapıştıralım:

6
Zaman geçecek, satırlar arasından okunacak sözcükler
dökülecek sır, eşitsiz dünya diyeceksin, dört yoncalı ağbiler
7
Bitap bir beden hava sıcak terli düşlerde
aman uyanmasın yeni hayata doğru demokrat
8
Kahır akşamları gül ve karanfil
şiir oluyor çay içimi siyah elleriyle işçiler

Şiirin son üç beytini paylaşmış oldum. Tamamını bir dergide yayımlarım. Şiirimin başlığı: Yorgun İşçi Beyitleri

Sabah. Selim İleri’nin Dostlukların Son Günü adlı hikâye kitabına başladım, ilkgençliğim düştü zihnime. Bu kitabı ilk satın alıp okuduğum zamanı anımsadım: Nezih Kitabevi’nde çalışıyordum ve işimde son günümdü. Kitap arkasına şöyle yazmışım: “Eylül. 2006. İşten ayrıldım. Dostlardan ayrı…” Geçen seneler boyunca bugüne dek Selim İleri’nin tüm hikâyelerini okudum. Zaman zaman dönüp okuduğum bir yazar. Ustam bellediğim bir kişi. Hikâyeleri kadar dostluğunu da kazanmış biri olarak şunu söylemeliyim: İyi insan, iyi edebiyatçı: Selim İleri.

Öğlen kalktım yataktan. Karantina devam ediyor. Gün saymıyorum artık. Geçen günler olsun. Ama günden güne daha sıkıcı bir hal almaya başladı bu iş. Benim için değil ama. Annem çok sıkılıyor evde. Öğleden sonra sitenin bahçesine çıktık. Sitenin dışına çıkmak yasak elbette. Belki de site bahçesine çıkmak da yasak. Kısa bir yürüyüş yaptık annemle ve hemen eve döndük.

Dünya son zamanlarda filmleri aratmayacak bir durumda. Karantinada. Bütün dünya endişeli.

Herkeste bir gelecek kaygısı. Gelecek geldi galiba!

Salgın sınıf tanımıyor. Bazı entelektüel kesim "sürü bağışıklığı"nı tartışıyor. Konu hakkında bilgim yok. Hangisi daha olumlu sonuç verir bilmiyorum; ama her yaştan insanın yaşam hakkını gözetmek zorunda insanlık. Her ne olursa olsun ölçü insan olmalı!

Geçen haftalarda bakanlık sokağa çıkma yasağı ilan etti. Bir anlık kargaşa yaşanmıştı. Sosyal medyada halkla dalga geçenler oldu. Bu süreçte suçlanacak en son kitle halk'tır bence. Çünkü kural koyucu yönetendir. Biz, neye nasıl önlem alacağımızı ancak yöneticilerin ağzından duyarak öğreniyoruz. Bu yüzden daha sorumlu hareket edilmeliydi. Bir önaçıklama sonrası daha erken bir saatte sokağa çıkma yasağının bildirilmesi uygun olacaktı sanki.

Ben de o sıra, George Orwell'in 1984'ünü okuyup-bitirmiştim. Öyle kasvetli bir roman ki; şu karantina günlerinde yeteri kadar pesimist'tim zaten, bu kitap sonrası daha da pesimist oldum-çıktım. Kitapta geçen olaylar gerçek değil elbette, ama böyle şeyler "olmuş mu?", "olacak mı?" ya da içinde bulunduğumuz çağda "oluyor mu?" gibi soruları sordum, soruyorum.

Ayrıca, işin ciddiyetini hâlâ kavramak istemeyenler var etrafımızda. Komplo teorileri üzerinden değerlendirmeler yapıyorlar. Üst akıl bu virüs'ü yaymak isteseydi, kendilerine zarar vermeyecek şekilde yapardı, diye düşünüyorum. Yanılıyor muyum? Böyle bir şey mümkünse elbette. Gelgelelim, zengini-fakiri, varlıklı futbolcusundan geçim derdindeki işçisine, Galler Prensi Charles'ından Fatih Terim'e vesaire hedef gözetmiyor işte virüs. "Aman önlem alalım, kendimizi ve ailemizi koruyalım" tarzında konuşmaktan ziyade (elbette kendimizi ve ailemizi koruyalım, o ayrı), dünya gezegenindeki açgözlü, doymak bilmez, savaştan kara para aklayan, hırsında boğulmuş "insan" için bir not düşmek önemli burada. Aksi takdirde düşünecek olursak, dünyada yetersiz beslenmekten ölüme terkedilmiş milyonlar, savaş meydanlarında bir hiç uğruna ölmüş nice masum var. O insanları anlamak için ölümcül bir virüs'ün dünyayı sarması gerekmemeliydi. Tabii, bu insan tipi, hemen her toplumda iş başında. Milliyetçiliği anlıyorum. Aidiyet güzel bir duygu, fakat gerçekler de acı veriyor insana. İçinde yaşadığımız ülke, birçok küresel güçteki ülkelerle anlaşmalı-daha geriye gitmiyorum-Suriye'de bilerek-bilmeyerek kardeş kanı akıtmış bir ülke. Her devletin günahları var tabii. Fakat biz öncelikli olarak kendi yaşadığımız coğrafyanın günahlarıyla hesaplaşmamız gerekmiyor mu?

Asıl amacıma geri döneyim: Bu dünya, bizim içinde yaşadığımız gezegenimiz. Şu anki içinde bulunduğumuz durum da adı üstünde pandemik bir durum; local bir olay değil. Küresel bir kriz! Gezegen bu salgını da atlatacak elbette. İsteğim, dünyaya ve ülkemize barış’ıın, hemen her alanda barış’ın gelmesi... (Ütopik ama renkli bir düş!)

Akşam hafif bir yemek yedik annem ve babamla. Bir süre okumaya ara verdim, annemle muhabbet ettik biraz. Ona yeni şiirimden pasajlar okudum. Her zaman yaptığı gibi çok beğendi şiiri. Fakat bana beni eleştirecek şiir okuyucusu gerekiyor. Galiba artık dergilere daha fazla yoğunluk göstermeliyim. Uzun seneler boyunca şiire ara vermiştim. Yazmayı bırakmadım ama yayımlatmayı bırakmıştım. Şimdi yalnızlık baş gösterdi. Bu yüzden en azından dergilerle irtibatta olmalıyım. Her şeye geç kalmanın telaşı.

Gece. Bir durgunluk vardı içimde. Çözemediğim. Sabah bir öykü uç vermişti, biraz kalem oynattım, olmadı. Şimdi gece ve bu yalnızlık ve durgunluk hâlâ devam ediyor. Böylesi zamanlarda okumaya daha fazla kendimi veriyorum. Bu sefer kitaplıktan Nâzım’ın Kuvâyi Milliye’sini indirdim. Gece boyunca ve sabaha dek okunacak.

25 Nisan 

Kuvvâyi Milliye’yi okudum dün gece. Okurken Attilâ İlhan’ı anımsadım. Gazi Paşa romanı örnekse: Uslûp, öylesine Kuvvâyi Milliye’deki şiirlere benzerlik gösteriyor ki! Şaşırmadım ama. Dönem insanları! Hemen raftan Bıcağın Ucu’nu indirdim. Daha önce de okumuş olduğum bu romana gömüldüm bir vakit. Şimdi akşam ve bu güncemi yazıyorum.

Karantina akşamlarında bir hüzün var. Şehir hayalet şehir oldu. Balkondan dışarıyı izliyorum, tek tük insanların dışında kimseler yok. Daha ne kadar sürecek bu belirsizlik? Hâlâ pik seviyesine ulaşamadı Türkiye. Adım adım ölümlerin azalacağı öngörülüyor. Ama nereye kadar evde duracağız, bilemiyorum. 

Genco Erkal oyunlarını Youtube’a atmış. Üst üste iki oyun izledim sabah: Marx’ın Dönüşü ve Sivas 93. Sonra tekrar okuduğum kitaba kapandım: Nâzım Hikmet’n Piraye İçin Yazılmış: SAAT 21-22 ŞİİRLERİ.

İşte böyle…

26 Nisan 

Sokağa çıkma yasağının son günü. Yarın pazartesi ve artık serbest bir gün yaşayacağız. Tabii, altmış beş yaş üstü ve yirmi yaş atı için yasak devam edecek. Belki Maltepe Merkez’deki kitabevine giderim yarın, uzun zamandır evden çıkamadım çünkü.

Bugün yeni bir kitaba başladım: Yılmaz Öztuna’nın II.Abdülhamid (Zamanı ve Şahsiyeti). Kitapta derinleştikçe bir şeyler yazarım belki günceme. Böylesi karantina günlerinde daha çok okumaya ve izlemediğim filmleri izlemeye çalışıyorum. Tabii, bir de Genco Erkal’ın oyunları. Bugün gene yeni rastladım: Yalınayak Sokrates’i internet erişimine açmış. Çok sevindim.

Gece. Yalınayak Sokrates’i izlemek için koltuğuma kuruldum.

28 Nisan 

Eskiden yazmış olduğum, Yunan Müziği Eşliğinde adlı bir hikâyem vardı. Gerçekten de müzik eşliğinde yazmıştım bu hikâyemi. Bu yüzden belki bazı inişler-çıkışlar, kopuşlar vardı metinde. Bugün, her nedense yıllar sonra, bu hikâyemi düzeltme gereksinimi duydum. Hiçbir yayın organında (internet dahil) yayımlatmak istemediğim bir hikâye idi. Yıllar geçmiş. Fakat şimdi içimde bir heves.

Hangi dergiye göndereceğimi tayin etmedim henüz.

Masamda Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk’ü var.

Dostlukların Son Günü bitti ama içimde devam ediyor Selim İleri’nin öyküsü. Kitaptaki öyküleri tek bir öykü gibi okudum ben ama parça parça farklı hikâyeler. Temelde Kemal karakteri her öyküde karşımıza çıkıyordu. 


Bir laitmotif.

Bugün akşam ezanıyla masaya oturduk. Ramazan günlerindeyiz. Annem ve babamla, dindar bir aile olmasak da,  her akşam iftar vaktinde yemek masasında buluşuyoruz. Bu geleneği seven bir aileyiz. Tam bu sırada, Defne arıyor bizi (Yeğenim). Kız yeğeni olmak büyük bir sorumluluk. Elbette öncelik anne ve babanın ama onu hayata hazırlarken verdiğimiz öğütler düşündürüyor insanı. Bence çok dikkat edilmesi gerekiyor. Çirkin bir hayat ve bir kız çocuğu. Hiç bağdaştıramıyorum bu iki imgeyi. Umarım ilerde benim kadar hassas yetişmezler.(Nisa ve Defne. İki kız yeğenim var.) Çünkü hayatta mutlu olmak için, dozunda bir vurdum-duymazlık da gerekiyor. Yolları açık olur umarım.

Dün gece Yalınayak Sokrates’i izledim. Genco Erkal’ın oyunlarının internet erişimine açılması büyük bir nimet benim için. Şu sıra zaten dışarı da çıkamıyoruz malûm nedenlerden.(Karantina)

Bir gün insanlık normale dönecek fakat galiba hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bazı alışkanlıklarımızı değiştirmek durumunda kalacağız. Yeme içme kültüründen, dışarıda nasıl yaşayacağımıza kadar. Öte taraftan, bu virüsün geçmesini beklemek aptallık olacak. Gelecek virüslere hazırlıklı olmalıyız. Dünya, bunu konuşuyor elbette. Hepimize düşen görevler var. Bir kişi yalnız kendi sağlığını düşünmemeli. Bir kişi neredeyse onlarca kişiye virüsü bulaştırabiliyor. Bu farklı sorumluluklar yüklüyor insanlığa. Daha bilgili ve görgülü olmak gerekiyor.

Gece. Aniden gördüğüm rüyayı hatırladım. Rüyada evimiz yıkılıyor. Annemi ve babamı enkaz altına görüyordum. Yıkım esnasında ben de enkaz altında kalacağım ama en son anneme içten bir söz söylemek istiyorum. Bir türlü o sözü düşüremiyorum dilime. Kâbusla uyanıyorum rüyadan.

30 Nisan

Gece. Sokağa çıkma yasağı tekrar ilan edildi. Gece on ikiyi geçmek üzere. Vaka sayıları düşüyor. Ölümler de düştü. İyiye mi gidiyor Türkiye? Bilmiyorum. Yaşayıp, göreceğiz. Bütün gün evde oturup iyi kitaplar okudum, güzel müzikler dinledim, nefis yemekler yedim. 1 Mayıs’a doğru giderken, dünyada çoğu insanın böylesi imkânları bile yok. Bu yüzden şükretmek istiyorum. Bu şükür, uhrevi bir şükür değil ama. Ben babama şükrediyorum. Anneme şükrediyorum. Bana bu imkânları sağladıkları için şükrediyorum. Alın terlerine şükrediyorum. Yarın 1 Mayıs. Yani birkaç dakika sonra.

1 Mayıs 

Öğlen kalktım yataktan. Babam balkonda sigara içiyordu. İlk, babamın 1 Mayıs’ını kutladım. Ah, ne zaman bırakacak şu sigarayı.

3 Mayıs 


İşçi bayramıyla beraber ilan edilen sokağa çıkma yasağının son günü. Hareketsizlikten yorgun düştüm. Site bahçesine de çıkamıyoruz artık. Zaman zaman devriyeler geziyorlar. Sadece ekmek almak için fırına çıktım ve hemen eve geri döndüm.

Neyse ki, kitaplar! Hep kitaplar. Dün geceden sabahın ilk ışıklarına değin, Selim İleri’nin içli romanı Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak’ı okudum. Halil Vedad’ın intiharı izinde yazılmış bir kitap. (Hemen Halid Ziya Uşaklıgil’in Bir Acı Hikâye’sini edinmeliyim.) İlk okuduğum gibi gene etki altında kaldım bu romanın. Yıllar önce defalarca okuduğum romanda sonsuz hüznü gene kat ettim.

Şimdi masamda İçimizdeki Şeytan var. Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonnna’sını okumuştum daha önce. Romanın başkarakteri Raif Efend’nin sıradan hayatı ve sıradışı yaşadığı aşkı beni çok etkilemişti.



27 Nisan 2020 Pazartesi

Okumak ve Yazmak Üzerine Çiziktirmeler

 “Ama okudum” diyor Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz adlı kitabının ilk denemesi olan Ne Kitaplı Ne Kitapsız’da: ”Yaşamım boyunca, durmamacasına; okumaksızın yaşayamayacağımı duya duya.” Sonra okumakla geçen onca zaman içinde soruyor: ”Hangi yazar -okumayı yaşamının bir parçası saymışsa-kitap üzerine, kitaplarla ilişkileri üzerine bir şeyler yazmamış?
Öyleyse okumak, zaman içinde yazmayı da beraberinde getiriyor bazı okurlar için. Çok farklı etki alanları bu eyleme yöneltmiş de olabilir kişiyi. Yaşamın acımasızlığı, Monteigne’den günümüze, birçok nitelikli yazarı, okuma odasına yöneltiyor.
Peki yazmak?
Selim İleri’nin Yağmur Akşamları adlı hikâyesinde Lâle Dilek karakteri şöyle cevap veriyor, yazmakla ilgili bir soruya: ”Yazmak zorundayım, yazmam gerek. Dergilerde yayımlansın, kitap olarak basılsın diye değil. Okurlar için değil. Okuyanlar beğensinler diye değil. Yaşam bana saçma geliyor. Başkalarının, herkesin yaşamında anlamsızlıktan başka bir şey göremiyorum. Bu saçmalıktan, bu anlamsızlıktan kurtulmam için yazmam gerek.”
Yazmak da yazarların tutunduğu bir sığınak âdeta.
Orhan Pamuk da Nobel konuşmasında ilgi çekici bir söylem içinde: “İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kâğıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum.”
Okuya-yazmak, geçilmesi güç bir engeldir. Fakat yazmakla da, okumakla da bitmiyor. Bilge Karasu, “Her yazı ulaşılması çok güç bir karşı yaka gibi görünür bana” derken, okumak için de bir ipucu gönderiyor okuruna. Okumak da olsa olsa bir yazının bittiği yerde başlamıyor mu?
Metni anlamlandırma çabası, derinlemesine bir imgelem gücü, paralel, çoğul, dikey ya da yatay okuma. Her halükarda kocaman bir hiç. Evrendeki bilgimiz bir ‘hiç’ kadar az. Sınırlı varlıklarız biz insanlar. Okumak ve yazmak evreni anlamamız için bazı eylemlerimizden yalnızca ikisi.
Bir de, Alberto Manguel’in “okumak sohbet etmektir” diyerek, Türklerde kullanılan “muhabbet” sözcüğünü irdelemesi vardı Okuma Günlüğü adlı kitabında. Muhabbet etmek bazı kapıları aralayabiliyor bize. Bir soru: Yazmak ve okumak eyleminin, muhabbet etmekten ne farkı olabilir? Kimi mektup yazarak, kimi denemeler yazarak, kimi hikâye yazarak, kimi şiir ve romanlar yazarak vesaire.

Enis Batur Ölesiye Sanat (yeni faltaşları) adlı kitabının “audiographie” adlı denemesinde, deneme başlığından da anlaşılacağı üzre, yeni bir sözcüğe rastladığını söylüyor. Bir açıklama: “Audiographie”, konuşmayla yazı’yı buluşturan bileşik kelime, söz yoluyla ifade edilmiş olanın yazıya aktarılmasını karşılamak amacıyla t/üretilmiş.”

Okumak ve yazmak!
Okurlarda da, yazarlarda da bir konuşma hâlinden söz etmek mümkün öyleyse. Her okur okuduğu metinle bir konuşma hâli yaşıyor, her yazar da yazma eylemi sırasında muhabbet ediyor, hesaplaşmaya çalıştığı kendi metniyle.  Buradan da Bilge Karasu’nun Ne Kitaplı Ne Kitapsız adlı denemesinde bahsini geçtiği, “okuma”nın bir süre sonra “yazma” eylemiyle tamamlandığını kafamızda oturtabiliyoruz. Kim bilir, belki de, sürekli muhabbet ediyor, konuşuyor/tartışıyoruz. Hiç şüphesiz, zamanla bir uslûp durumuna geçiyoruz, okuyarak-yazarak. Adalet Hanım (Ağaoğlu) gibi, “iyi bir okur olmayı öğrenmek için yazıyor”, Salâh Bey (Birsel) gibi “yazarak ölüyoruz”.
Okumak ve yazmak nedir başka?
Not: Bu yazım Edebiyat Burada adlı kültür-sanat ve edebiyat sitesinde yayımlanmıştır.

15 Nisan 2020 Çarşamba

Semerkant'a Geri Dönmek

Yaşamım boyunca üzerimde iz bırakan romanlardan biri de -Ömer Hayyam ekseninde- “Semerkant !” On sekiz yaşımda, Esin Talû Çelikkan çevirisinden okumuşum. Farklı çevirileri de mevcut… Kitap hayli yıpranmış kitaplığımda. Ömer Hayyam’ın rubâîlerini de, yine o yıllar, Sabahattin Eyüboğlu tercümesinden okumuştum. Sonraları Yahya Kemal’den de okudum. Abdülbaki Gölpınarlı’nın çevirilerini de bir vakit, yazar arkadaşım Orçun Üçer tavsiye etmişti.

Romana bakarsak: İnsan o yaşlarda bazı ayrıntılara dikkat edemiyor. Romanın havasına kapılıp gidiyor. Özellikle yazarın, romanın merkezine aldığı Ömer Hayyam, beni bugün de etkiledi; ama bazı bilgi yetersizliklerim hâlâ devam ediyor açıkçası. Sanıyorum, ilerde tekrar geri döneceğim romanlardan biri Semerkant. Bu yüzden tarihî bir değerlendirme yapmak gibi bir durumum yok. Umarım daha sonra tekrar dönebilirim bu iyi romana.

Roman, üç arkadaştan söz açar… Önemli tarihî kişiliklerden olan, binli yılların başlarında, çağı etkilemiş üç İranlı!

Sayfa altmış altıdan not almışım: “ Dünyayı gözlemlemiş olan Ömer Hayyam, dünyaya hükmetmiş olan Nizamülmülk ve dünyayı titretmiş olan Hasan Sabbah.”

Roman dört bölüme ayrılmış: “Şairler ve Sevgililer”, “Haşhaşiler Cenneti”, “Bininci Yılın Sonu”, “Denizde Bir Şair”.

Bölümleri hatırlatma gereği duydum, çünkü ilk iki bölümde Ömer Hayyam-Nizamülmülk-Hasan Sabbah konu edinmiş. Tâbir yerindeyse, bir üçleme ele alınmış. Bu yüzden “Bininci Yılın Sonu” ve “Denizde Bir Şair” adlı diğer iki bölümde roman tekrardan başlıyor sanki. Bu okuru yanıltabilir. Ben en azından bunu böyle tecrübe etmiş oldum.

Sayfa yüz otuz üçe kadarki bölümde, daha çok bu üç tarihî figürün hayatı, birbiriyle ilişkileri ve tarihe nasıl şekil verdikleri, heyecanlı, gizemli ve cesur bir anlatımla irdeleniyor.

Bilindiği üzere Nizamülmülk, Büyük Selçuklu Devleti'nin veziri. Roman bu tarihî şahsiyetin, Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah’la olan ilişkilerine değinmiş.

(Şunu da hatırlatalım: Nizamülmülk, meşhûr “Siyasetnâme” adlı kitabının yazarı.)

Romanda diğer meşhurumuz Hasan Sabbah ise, tarihin eski ezoterik ve Bâtınî örgütü Haşhaşiler’in kurucusu.

Ve Ömer Hayyam !

Romanın kurgusu itibariyle “Benjamin”, ana karakterimiz. Anlatıcımız desek daha doğru bir kelime seçimi yapmış oluruz. Ömer Hayyam’ı, hayatını, rubâîyatını ve “Semerkant Elyazması” adlı kitabın kayboluş hikâyesini canlı tutmuş Amin Maalouf. Özellikle romanda geçen Ömer (Hayyam) ile Cihan arasındaki aşk, Benjamin’in Şirin’e olan aşkına yansımış. Böyle kurgulamış yazar. Bu bölüm çok etkileyici. Ayrıntıları görmek açısından.

Romanın bence en etkileyici konusu Semerkant Elyazması’nın kayboluş, bulunuş ve tekrardan kayboluş hikâyesi. İşte burada romanın asıl mevzûna girmiş bulunuyoruz.

Kitabın girişinde Benjamin adlı karakterimiz, bize anlatacağı hikâye hakkında bazı ön-bilgiler veriyor: “Antantik’in dibinde bir kitap var.”

Bu bölümden alıntı yapmanın, romanın gizemini bozacağını düşünmüyorum. Zaten hemen romanın girişinde ifade ediliyor bu konu:”14 Nisan 1912’yi 15 Nisan 1912’ye bağlayan gece, Titanic gemisi, Newfoundland açıklarında battığında, en ünlü kurbanlarından biri de, İranlı bilge ozan, gökbilimci Ömer Hayyam’ın Rubaiyat’ının elyazması tek örneği idi.”

Benjamin burada kendini de tanıtıyor. Öncelikle Benjamin’in hikâyesine kulak kesilmek gerekiyor.

Benjamin’in hikâyesi bir anlamda Ömer Hayyam ile örtüşüyor: “Ben, yani Benjamin O. Lesage. Onu Titanic gemisine bindiren ben değil miyim? Bin yıllık güzergâhını değiştiren, çağımın küstahlığı değilse, nedir ?” Burada Ömer Hayyam’ın Rubâîyat’ının elyazması tek örneğinden bahsediliyor. Akıbeti hakkında daha fazla ileri gitmeyelim, okurun heyecanını bölmek istemem.

Ve işte etkileyici bir Edgar Allan Poe (1809-1849) dizeleriyle romana giriş yapıyoruz: “Ve şimdi, bakışlarını Semerkant üzerine gezdir! O, yeryüzünün kraliçesi değil mi? Tüm kentlerin kaderini ellerinde tutmuyor mu ?”

Semerkant deyince de akıllara sıra dışı bir ozan geliyor elbette. Hayyam’ın şu cesur dörtlüğünü on sekiz yaşında okumuş, ona benzer bir dörtlük yazmaya çalışmıştım. Bu dörtlükle romana irkiltici, ama yıkıcı bir etkiyle giriyorsunuz:

                                  Kim Senin Yasanı çiğnemedi ki söyle?
                                  Günahsız bir ömrün tadı ne ki, söyle?
                                  Yaptığım kötülüğü, kötülükle ödetirsen Sen,
                                  Sen ile ben arasında ne fark kalır ki, söyle?

Henüz genç bir delikanlı, yirmi dört yaşlarında, çiçeği burnunda Ömer karakterimiz bir münakaşa sırasında şu sözlere maruz kalıyor: “Bu adam bir sarhoş, bir zındık, bir feylezof! Anlatıcı hemen açıklama gereği duymuş burada.

Şu son söz “feylozof” hakkında: “Onlar için “feylezof” sözcüğü, Yunanın din dışı bilimlerine, genelde din ya da edebiyat dışı her şeye ilgi gösteren adam anlamına geliyordu. Ömer Hayyam, genç yaşına karşın, tanınmış bir feylezoftu.”

Manzara bu !

Girişteki bu yorumlardan anlaşılacağı gibi, romanın genel havası hakkında hemen ilk başta bir tahmîn yürütmek mümkün oluyor kanısındayım.

Kısa kısa romanda Türk okurunu, özellikle bize ait bazı değerler açısından çarpan bölümler ilginç.
Selçuklu, Nizamülmülk, Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah’a değinmiştim. Romanda Türkiye, İstanbul sahneleri, bize ait bazı duygular uyandırıyor. Bu bölümleri “algıda seçici” bir hava içinde okudum diyebilirim. Sonra Ömer Hayyam’ın ömrünün son günlerine yakın Allah ile olan ilişkisine değinildiği sahne de beni oldukça etkiledi:”Çetrefilli sözlerle sultanlara ve kadılara hitap edilir, Yaradan’a değil. Tanrı uludur, bizim eğilip bükülmemize, yaltaklanmamıza ihtiyacı yoktur. Beni düşünür yaratmıştır, ben de düşünüyorum ve düşüncelerimin ürününü gizlemeden O’na açıklıyorum.”

Hayyam, dörtlükleri için de şu yoruma varır romanda: “Allah’ın var olduğuna inanmasaydım, O’na hitap etmezdim.”

Ve bitirirken -bize yakın gelecek- bir Nasrettin Hoca fıkrasını da eklemiş Amin Maalouf.

Ama Titanic sahneleri oldukça örtük, kopuk ve aceleye gelmiş.

Vurucu bir sahne daha: Alamut yağmalanmadan önce Cengiz Han’ın torunu Hulagu Han, subaylarıyla çevreyi gezmektedir. Askerlerine her şeyi yıkmalarını, taş üstünde taş bırakmamalarını emreder. Öyle de olur. Ama yağmadan az önce kentin kütüphanesine, Cüveyni adlı, oyuz yaşlarındaki bir tarihçinin girmesine izin verir. Cüveyni’nin yanında bir el arabası ve kapının dışında bir Moğol subayı beklemektedir.

(Cüveyni, Hulagu’nun emriyle “Dünya Fatihi’nin Tarihi”ni yazmaktadır o sıra. Bu yapıt günümüzde 
de Moğol istilaları hakkında yazılmış en değerli kaynaktır. s.132)

Cüveyni’nin, on binlerce el yazması kitaplar arasında kurtarabileceği kitaplar; en fazla bir el arabası doluluğundadır. Bu sahnede Umberto Eco’nun “Gül’ün Adı” adlı romanından uyarlanan sinema filminin son sahnesine paralel bir fragman var. Orada da manastırdaki kitaplar ateşe veriliyordu. İşte Semerkant’ta da (Cüveyni kütüphaneden çıktıktan sonra) -Eco’da olduğu gibi- kitaplar ateşe veriliyor. Bu sahne kısa anlatılarla geçiştirilmiş.

Bu bölümü okurken aklımdan Umberto Eco’nun Gül’ün Adı adlı romanını anımsadım. Böyle bir konudaki romanı Eco yazmış olsa, ne gibi bir roman çıkardı açıkçası bu da benim merak ettiğim bir durum.

Her arka kapak yazılarını kitap üzerine yazdığım yazılarda kullanmaktan itina göstermeye çalışan bir kitap sever olarak, arka kapağa alıntılanan şu yazı, bence Semerkant’ı en iyi açıklayan yazı olmuş: “Titanic’te Rubaiyat ! Doğu’nun çiçeği Batı’nın Çiçekliğinde! Ey Hayyam! Yaşadığımız şu güzel ânı görebilseydin !”

Tabiî, bu alıntı da kitap içinden seçilmiş. Kitabı okuyunca rastlayacaksınız.
Böyle bir roman hakkında tanıtım yazısına bir son-söz yakışacak. Yine romanın içinden:

“Özgürlüğümüzün ve egemenliğimizin zorla elimizden alınması belki de Allah’ın emridir. Ama onları kendi ellerimizle teslim edecek değiliz.”(s.239)

Romana tekrar geri dönmek üzere: “Ayağa kalk, uyumak için
                                                           Önümüzde sonsuzluk var !”*